
Hakikatin yalnızca acı yoluyla öğrenildiği inancı, birçok direniş hareketinin hem pratiğini hem de direniş hikayelerini şekillendirmiştir. “Bir zamanlar dört kelebek ateşi anlamaya çalışmıştı…” diye başlayan anlatıyı bilenleriniz vardır, eminim. Bu sufi-tasavvufî hikâye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Fîhi Mâ Fîh” adlı eserinde ve birçok başka sufî anlatılarda da yer almış, bilgiye ve hakikate ulaşmanın çeşitli aşamalarını ve bunların bedellerini simgeleyen güçlü bir anlatıdır. İnsanın, hakikati arayışındaki dönüşüm sürecini dört aşamada sembolize eder. Her kelebek, ateşi — yani hakikati — tanıma yolculuğunda farklı bir farkındalık ve bedel seviyesiyle temsil edilir. Bu anlatı yalnızca bireysel bir içsel yolculuğu işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda politik mücadelelerin evrensel çerçevesine de uyarlanabilecek güçlü bir metafor sunar.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadele tarihine bakıldığında, dört kelebeğin ateşi tanıma sürecindeki evrelerle dikkat çekici bir benzerlik kurmak mümkündür.
Kısaca hikâyeyi hatırlayalım:
Bir gün dört kelebek, ateşi tanımak ister.
İlk kelebek ateşe yaklaşır, geri dönerek diğer üçüne “ateş gerçekmiş ve ateş aydınlatan bir şeydir” der.
İkinci kelebek bu bilgiyle biraz daha yaklaşır, döndüğünde şöyle der: “Ateş, aydınlatan ve ısıtan bir şeydir.”
Üçüncü kelebek, önceki iki kelebeğin verdiği bilgiyle ateşin etrafında dolanır; kanadı ateşe değince geri döner ve der ki: “Ateş, aydınlatan, ısıtan ve yakan bir şeydir.” Dördüncü kelebek ise ateşe dair tüm bu bilgilerle birlikte ilerler; aydınlığını hisseder, ısısını duyar, etrafında döner ve sonunda kendini ateşin içine bırakır. Geri dönemez. Ancak ateşin mahiyetini en derin şekilde tecrübe eden de odur. Ne var ki, artık bu bilgiyi ifade edebilecek bir formda değildir.
Genel olarak Orta Doğu halklarının, özelde ise Kürt halkının kimliğini, dilini ve kültürünü tanıma ve sahiplenme süreci; bu sürece eşlik eden isyanlarla, ardından gelen bastırma politikalarıyla, ısrarlı direnişler ve ağır bedellerle yakından örtüşmektedir. Bu tarihsel seyir, dört kelebeğin ateşi tanıma alegorisiyle birebir paralellik taşır.
Peki, hikâye burada bitiyor mu ya da bu anlatının sonu yanmak, acı çekmek ve yok olmakla mı sınırlı? Öyle mi kalmalı? Dört kelebeğin öyküsü böyle sona eriyor olabilir bu anlatıda. Ancak bu hikâyeye bir “beşinci kelebek” figürünü dâhil etmek mümkün müdür?
İşte bu “mümkün”ü tartışmalıyız. Çünkü bütün bu mücadele, acı ve bedeller; tam da beşinci kelebek olabilmenin imkânını yaratmak içindi. Bu yazının temel amacı, beşinci kelebek figürünün yeni bir politik öznelliği temsil ettiğini savunmak ve bu öznelliğin koşulları mevcutken, mücadeleyi dördüncü kelebekle sınırlayan anlayışlara eleştirel bir perspektif sunmaktır.
Beşinci kelebek figürü yalnızca bireysel bir cesaret ya da fedakârlık imgesi değildir. Aynı zamanda tarihsel hafızayla kurulan bir süreklilik ve bu hafızadan doğan yeni bir politik öznellik biçimidir. Dört kelebeğin her biri, deneyimiyle birlikte bir hakikati görünür kılmıştır; ancak bu hakikatin bedeli çoğunlukla kayıp ve acıyla sonuçlanmıştır.
Bu bağlamda, beşinci kelebek geçmişin isyanları, bastırılmaları, direnişleri ve bedelleriyle örülmüş kolektif belleğin taşıyıcısı olarak artık yalnızca ateşi tanımaya ve ateşte yok olmaya değil, o ateşi dönüştürmeye ve onunla yürümeye aday bir özneyi temsil eder.
Beşinci kelebek; yanmakla yok olmak arasında sıkışmış bir kaderin değil, yanmayı anlamış, geçmişi içselleştirmiş ve bu bilgiyi yeni bir yaşam imkânına dönüştürmüş bir politik öznenin imgesidir. Bu yönüyle yalnızca bir metafor değil; kolektif bir dönüşümün, siyasal eylemin ve toplumsal tahayyülün yeniden kuruluşudur.
Beşinci kelebek metaforunun çağrıştırdığı temel gerçekliklerden biri, hakikatin yalnızca yanarak değil; aynı zamanda konuşarak, paylaşarak, yaşatarak ve çoğaltarak inşa edilmesidir. Ancak bu paylaşımın mümkün olabilmesi için hakikatin etrafında örülen sessizlik duvarlarının da kırılması gerekir.
Bu noktada şu temel soruyu sormak elzemdir:
Bugün toplumsal hareketlerin ve politik yapıların içinde giderek artan sayıda “duvarın öte yanı”na bırakılmış bireylerin varlığını nasıl açıklayabiliriz? Gerçekten ilkesel aidiyet sorunu olmamasına rağmen, duvarın öte yanına itilmiş bireylerin bu denli çoğalmasının nedeni, onların ideolojik bağlılık düzeyleri mi, yoksa ideolojik hakikatin taşıyıcılığı iddiasını kendi dairesiyle sınırlı tutan birey ve kümelerin varlığı mı?
Bu soru yalnızca bireylerin kurumsallıklarıyla olan ilişkisini değil; aynı zamanda kurumsallık içindeki güç dağılımını, yetki mekanizmalarını ve politik temsil krizlerini de gündeme getirir. Bu sorunun işaret ettiği kriz, yalnızca birey-toplum ilişkisinde değil; aynı zamanda hakikatin üretimi ve dağılımı sürecinde de merkezîdir.
Merkezileşme, çoğu zaman devrimci yapılarda daha eleştiriye kapalı bir dogmatizmin doğmasına neden olabilir. Oysa beşinci kelebek, dogmalarla değil; deneyimle, dönüşümle, diyalogla, eleştiriye açık olmakla ve toplumsallaşmayla beslenir. Dolayısıyla bugün beşinci kelebeklerin çoğalabilmesi için, duvarın öte yanında etiketlenen bireylerle yüzleşmek ve dışlanmanın ardındaki yapısal mekanizmaları cesaretle sorgulamak gerekir.
Çoğu zaman “hakikat” olarak sunulan şey, geçmişte bedel ödemiş kuşakların değerlerine yapılan dogmatik referanslarla meşrulaştırılır. Ancak bu referanslar, zamanla kendi özerkliğini yitirerek gündelik, tüketen ve politik pozisyonları tahkim eden bir iktidar aracına dönüşebilir. Devrimci değerleri “koruma” maksadı altında yürütülen bu süreç, aslında dördüncü kelebeklerin yandığı ateşin hem anlamını daraltmakta hem de bu bedellerin mirasını araçsallaştırarak yeni nesillerin hakikat arayışını bloke etmektedir.
Bu bağlamda, dördüncü kelebeklerin ödedikleri bedeller üzerinden otorite kurmak; paradoksal biçimde hem geçmişi kutsar hem de bugünü dondurur. Oysa tarihsel olan, aynı zamanda dönüştürülebilir olandır. Beşinci kelebeğin çağrısı tam da bu noktada politik olarak belirleyicidir: Yanarak değil, taşıyarak yanandan devralınan hakikat yeniden üretilebilir ve çoğaltılabilir.
Beşinci kelebeklerin çoğalması için gereken şey, geçmişi saygıyla anmak; ancak onun üzerinden otorite değil, ilham üretmektir. Bu noktada minnettarlık, itaate değil; sorumluluğa dönüşmelidir. Bu bilinç yalnızca bireysel aydınlanmanın değil; toplumsal dönüşümün, politik yeniden inşanın ve devrimci sürekliliğin de anahtarıdır.
Vasatın hâkimiyeti yalnızca ulus-devlet yapılarında değil; devrimci hareketlerin içsel iktidar mekanizmalarından kopamadıkları hallerde de yeniden üretilmektedir. Bu vasatlığı aşacak olanlar örgütlü, bilinçli, vicdanlı ve hakikatle donanmış bireylerdir.
Ezilen ulus mücadelesi yürütenler kimi zaman yanlış politik tercihlere, kimi zaman temsil krizlerine rağmen mücadelelerine sahip çıkmakta; aktif bir yurttaş ve halk olma iradesiyle hareket etmektedirler. Bunu yaparken yalnızca ulus-devletlere karşı değil; zaman zaman “vasat politizasyon” anlayışlarına karşı da direniş göstermektedirler.
Bu tür vasatlıklar, genellikle yetkicilik ve konum konforuna kapılan elit bir kesimin; halkın gerçek ihtiyaçlarına, taleplerine ve mücadelenin dinamiklerine yabancılaşarak, kendi politik kariyer ve çıkarlarını öncelemesinden kaynaklanır. Bir halkın kendi mücadelesine sahip çıkması vasat bireylerin, yöneticilerin veya dar grupların zarar veren politikalarına sessiz kalacağı ya da destek vereceği anlamına gelmemektedir.
Tarih bize gösteriyor ki, pek çok devrimci süreçte vasatlık yalnızca devlet yapılarında değil; aynı zamanda alternatif siyaset alanlarında da yeniden üretilebilmektedir. Ve bu yeniden üretim, çoğu zaman dördüncü kelebeklerin ödedikleri bedeller üzerinden; onların adına konuşma hakkını kendinde gören belirli dar gruplar ve yapılar aracılığıyla gerçekleşmektedir.
Bu noktada Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, yalnızca ulus-devlet ve onun itaatkâr, sorgulamayan bürokratlarıyla sınırlı değildir. Aynı durum özgün politik hareketler için de geçerlidir. İçeride üretkenlik yerine yalnızca biat bekleyen; yaratıcı enerjiyi yönetemeyip bastıran yapılar da bu sıradanlıkla kötülüğü yeniden üretmektedir.
Bugün, dördüncü kelebeklerin ödediği bedeller, ilerici bir politik kuramın ortaya çıkmasını engellemek için kutsallaştırılarak bir kalkana dönüştürülüyor. Bu kalkanla, eleştirel kültür dışlanmakta; yeni öneri ve sesler baskılanmakta. Oysa esas baskılanması ve hayat bulması engellenmesi gereken, yaratıcı politik tahayyülün önünü kesen ve aynı sözün etrafında dönüp duran bir tekrar döngüsüne mahkûm olan, mahkûm etmekte ısrar eden anlayış olmalıdır. Bu yalnızca politik bir atalet değil; tarihsel hafızanın da tahrif edilmesi anlamına gelir.
Toplumlar yalnız baskıyla değil, rızayla da dönüştürülür. Gramsci’nin hegemonya kavramı, egemen ideolojilerin halk tarafından içselleştirilmesinin ardındaki güç dinamiklerini kavramamıza yardımcı olur. Aynı zamanda devrimci hareketlerin kültürel alanda nasıl tahakküm kurduğunu da gösterir. Ancak bu; vasatlığı, kariyerizmi, nepotizmi ve dogmatizmi besliyorsa, devrimci etik sarsılır. Bürokratikleşmiş, mekanikleşmiş, üretemeyen, tekrar eden ve duyarsızlaşmış bir siyaset anlayışı; sistemden değil, devrimin içinden gelen bir kötülüğe kapı aralar.
Dördüncü kelebeklerin açtığı yol, söz konusu yapıya karşı durmaya devam ediyor. Ancak şimdi, bu yolu yeniden kurarken toplumda yeni bir bilinç oluşturma sorumluluğu doğmuştur. Bu bağlamda beşinci kelebek, yalnızca dışsal düşmanlara karşı değil; içsel tahakküm biçimlerine karşı da bir özne olarak konumlanmalıdır. Bu yeni özne, geçmişi yalnızca miras almaz; onu dönüştürerek, yeni bir politik bilinç yaratır.
Gramsci’nin “organik aydın” tanımı, bu dönüşümün taşıyıcısı olan beşinci kelebeğin rolünü anlamamız açısından önemlidir. Beşinci kelebek, geçmişi yüceltmekle yetinmez; onu sorgular, tarihsel deneyimlerden öğrenir ve geleceği inşa eder. Mücadelenin anlamı, sadece onu kutsamakta değil; onun içinden yeni yollar, yeni sözler yaratabilmektedir.
Bugün beşinci kelebeklerin çoğalması, dördüncü kelebeklerin bıraktığı mirası sahiplenmekle beraber, geçmişten öğrenerek bir dönüşüm süreci başlatmakla mümkündür. Beşinci kelebek, bu dönüşüm gücüne sahip olan öznedir.
Kürt toplumunun büyük bir kısmı da bu potansiyele sahiptir. Rojava’da yeniden inşa edilen toplumsal yapı, bu bilinçli öznenin yaratıcı kapasitesinin somutlaşmış hâlidir. Beşinci kelebek, dördüncü kelebeğin hafızasıyla ve hakikat bilgisiyle ateş olmayı öğrenmiş ve bu ateşi taşıyan bir öznedir. Çünkü hakikat yalnızca acı değil; bilinçle taşınan bir ateştir. Bu mücadele yalnız Kürt halkı için değil; tüm insanlık için bir ışık, bir yol göstericidir.
Spivak’ın “Alt-kültürel özne konuşabilir mi?” sorusu oldukça dikkat çekicidir. Dördüncü kelebek figürü, tam da Spivak’ın konuşamayan ama bedel ödeyen öznesini temsil eder. Beşinci kelebek ise yalnızca bedel ödemekle kalmaz; konuşur, düşünür ve tarihsel-politik belleğe katkı sunar. Bu özne, dönüştüren bir özne olarak karşımıza çıkar; merkezsiz, çok sesli bir politik hafızanın taşıyıcısıdır.
Bu ateşi taşımak, beşinci kelebeklerin hakikatine kulak vermekle ve onları yalnızca duymakla yetinmeyip, gerçekten dinleyerek harekete geçmekle mümkündür. Çünkü bugün herkes birbirini duyuyor — sorun duymamakta değil, dinlememekte zaten.
Abdullah Öcalan’ın “demokratik modernite” kuramı, kapitalist moderniteye karşı bir karşı-epistemoloji olarak çok somut ve günceldir. Ona göre hakikat, yalnızca tarihsel bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki ve politik bir sorumluluktur. Öcalan’ın “Direnişin kendisi kadar, onu anlamlandırmak da önemlidir” ve “Artık ölümü değil, yaşamı kutsamak zorundayız” sözleri, yeni bir etik-politik paradigmanın temelini kurar. Bu çerçeve, artık “yanmak değil, dönüştürmek” döneminin geldiğini söyler. Acıyı yüceleştirmeyen; onu dönüştüren bir siyasetin mümkünlüğüne işaret eder.
2012 sonrası Rojava’daki devrimsel dönüşüm, yalnızca askeri ya da siyasal bir başarı değil; alternatif bir yaşamın örgütlenme pratiğidir. Rojava Devrimi, beşinci kelebeğin tarihsel koşullarda ete kemiğe büründüğü yerdir. Rojava, “Jin, Jîyan, Azadî”nin vücut bulmuş hali de diyebileceğimiz bir inşa örneği olarak; kadınların toplumsal hayatın kurucu aktörleri hâline gelmesi, kutsal devlet yerine toplumun öncü olduğu bir sistemi mümkün kılan, demokratik konfederalizmin uygulanması ve doğrudan demokrasi deneyimlerinin pratiğe dönüşmesi, kahramanlık mitinin ötesinde kolektif bir yaşamın ekolojik yaşam perspektifi doğrultusunda yeniden üretimine işaret eder. Bu da “bedel ödeme” estetiğinin yeniden düşünülmesini gerektirir.
Beşinci kelebek, yalnızca bir sembol değil; bir politik stratejinin imgesidir. Geçmişte hakikat için yanmak gerekiyordu belki. Ancak bugün mesele, yanarak öğrenilen hakikati örgütlemek, taşımak ve çoğaltmak yani ateşi taşımak; bedel ödeyenlerin hatırasını yaşatmanın ötesinde, onların bıraktığı yerden yaşamı örmeye devam etmekten geçiyor. Bu yüzden yazmak, anlatmak, sanatsal üretimler, akademiler; mücadele belleğini ve direnişin sürekliliğini inşa etmenin yollarından birkaçı olarak belirir.
Artık beşinci kelebeklerin var olduğu ve daha da çoğalması gereken tarihsel bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. Okunan son çağrı mektubu ve bu tarihsel çağrıdaki her estetik ifade, bu eşikten seslenmektedir: “Kendimizi artık tekrar etmemeliyiz.”
Üretmeyen, yaratmayan, yeni bir politik hat kurmayan pratiklerden vazgeçmeliyiz. Çünkü bu süreç; eski düşünceler, söylemler ve pratiklerle yürütülebilecek bir süreç değildir. Bu çağrı, dördüncü kelebeklerin mirasını omuzlayan her bireye, her kolektife yöneltilmiş bir sorumluluk çağrısıdır. Çünkü beşinci kelebek, dördüncü kelebeğin bıraktığı mirasla yanmadan da ateş olabileceğini öğrenmiştir. Ve tam da bu yüzden, diğer kelebeklerin yolculuğu bugün anlam bulmaktadır. Artık birileri vardır ki, hem görebilmekte hem de anlatabilmektedir — yok olmadan.
Hakikat sadece acı değil; aynı zamanda bilinçle taşınan bir ateştir. Size bir mitten veya sufî bir anlatıdan alıntıladığım beşinci kelebekten bahsediyor değilim, hakikatin devrettiği somut bir inşadan bahsediyorum.
Beşinci kelebek, yangından kalan külü yeniden yakmak gibi beyhude bir çaba değil, küllerinden yeniden doğmaktır. Bir mümkünü anlatmanın adı bugün Rojava’dır. Ve Rojava’da inşa edilen her şey, ete kemiğe bürünmüş binlerce dördüncü kelebeğin mirasıdır. Tam da bu nedenle, Rojava; özgür insanın tüm renklerine bürünmüş beşinci kelebeklerin omuzlarında, gelecek umudunu temsil eden bir “mümkün” olarak yükselmiştir. Çünkü beşinci kelebek artık yalnızca Rojava’da değil; sınırları aşan, halklar arasında yankılanan bir inşa çağrısına dönüşmüş durumda. Ve onu büyütmek, hepimizin meselesidir. Artık önemli olan, bu inşayı yalnız bırakmamak; ileriye taşınabilmesi için yol açmak ya da en azından engel olmamaktır.
Zelal Sadak kimdir?
1991 yılında Diyarbakır’da doğdu. Lisans eğitimini Dicle Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde tamamladı. Mekâna hafızayla, hafızaya sözlü tarihle yaklaşarak; iki kısa belgesel filmle hafıza–mekân–insan ilişkisini görünür kılmaya çalıştı. Şu anda Diyarbakır’da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda çalışıyor, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin yönetim kurulu üyesi. Resmî anlatılardan çok, tanıklıklara ve sözlü tarih anlatıları önceleyen hafıza çalışmaları yapmaya devem ediyor.