
Bu kritik çalışması, dünyada ve Orta Doğu’daki gelişmeleri çerçeveleyerek Türkiye ve Kürtlere olan olası yansımalarını ölçmeye çalışıyor. Çığlıklar yılında hangi sesleri duyacağımıza dair değerlendirmelerde bulunarak tamamlanıyor.
Dünya: Kusursuz Fırtına Esiyor, Çözülme Sürüyor!
Dünya 90’ların ikinci yarısında Asya’da kendisini gösteren, daha sonra geniş bir coğrafyaya yayılan dot.com krizi ve 2008’de çıkan ve her yere yayılan Mortgage krizinden sonra Covid-19 pandemisiyle yeni bir dünya-tarihsel çevrime girildi.
Covid-19 öncesi dünyanın birçok yerinde etnik, dinsel, kimlik eksenli ayrımların arka plana itildiği, ortak paydanın geleceksizlik olduğu ve gençlerin yoğunlukla katıldığı itirazlar her yere yayılmıştı. Irak’tan Güney Amerika ülkelerine, Avrupa’dan Asya’ya kadar çok geniş bir coğrafyada eşitsizliklere ve geleceksizliğe itiraz ediliyordu. Covid-19 pandemisi her ne kadar sokaktakini eve veya üretim merkezlerine kapatsa da eşitsizlikleri en yalın haliyle bir kez daha gösterdi.
Covid-19’un ortaya çıkardığı sosyo-psikolojik iklim ve sosyo-ekonomik zeminde, bizatihi egemen sınıflar ve kesimler kusursuz bir fırtınaya karşı olduklarını ikrar ve itiraf ettiler. Davos merkezli arayışlarla kapitalizmin sürdürülebilirliğini bir kez daha kanıtlamak istiyordular. Bu başarmanın parolası şuydu: Büyük Yeniden Başlatma. Fakat kapitalizm sadece iktisadi değil, sosyo-ekonomik ve psiko-politik krizler de yaşıyordu ve belki de en önemlisi kapitalist modernite bir norm krizi içindeydi.
Bu hal ve şerait altında, bildiğimiz dünyada dört makro çerçevenin çözüldüğünü görüyoruz. Bu makro çerçeveleri oluşturan çelişki dinamikleri değişiyor, dönüşüyor. Başka işlev ve formlarda bir kez daha tarih sahnesine çıkmayı bekliyor.
Bu çerçevelerin ilki makroekonomik çerçevedir. Neoliberalizmin özünü oluşturduğu bu makroekonomik çerçevenin temel iddiaları birer birer çürüyor. Devletin iktisadi alanın başat aktörü olduğu özellikle 2008 krizi ve Covid-19 pandemisi ile bir kez daha kanıtlandı. İktisadi alanın pirüpak bir alan olmadığı, faiz-enflasyon döngüsünün kıskacında para politikalarıyla bu alanın sürekli ve her ülkede istikrar sağlayamayacağı görülmeye başlandı. Özellikle 2000’lerin başında neoliberalizmin yeni fazıyla birlikte önü açılan finansallaşma yoluyla sermaye birikimi artık sürdürülebilir olmaktan çıktı, dünyadaki toplam varlıklara iktisadi bir değer atfedilse de toplam borcu karşılayamıyor hale gelindi.
Kapitalist moderniten kökeninde bulunan sömürgecilikle biriken sermaye, her krizinde bir kez daha köküne inmeyi tercih etti. Marx’ın “zor iktisadi bir güçtür” dediği gerçeklik, kapitalizmin her sistemik krizinde bir kez daha sahneye çağrılan formül oldu, aynen bugünlerde olduğu gibi. Bugün de kapitalizmin sistemik krizi kendisini savaşın formunu değiştirerek ve her yere yayarak aşmaya çalışıyor. Velhasıl zor, bir kez daha iktisadi bir güç olarak fonksiyonel hale getiriliyor. NATO’nun, üye ülkelerin milli hasılasının yüzde beşini savunma harcamalarına ayırmasını istemesini salt jeopolitik riskler üzerinden değil, bir de ekonomi-politik zemin üzerinden okumak gerekir. Bu bağlamlarıyla reel-politikte Amerika’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada yeni bir ikilem, toplumların önüne konmaya başlandı. Kapitalist modernitenin çatısı altında olan bu ikilemde ya “küreselci” olmak ya da “millici” olmak gibi bir üçüncü ihtimalin düşünülmesine bile izin verilmek istenmediği bir kapan kurgulanmaya başlandı.
Fakat bu ikileme rağmen sağ-otoriter aktörleri iktidara getiren sosyo-ekonomik gerçeklik olarak ‘orta sınıfın düşüşü’ bugün bizatihi bu iktidarlar açısından bir tehdit olarak görülmektedir. Yani neoliberal finansallaşma politikalarının sosyo-ekonomik planı ve bu planda sağ-otoriter anlayışlara rol verilmesinin kendisi bizatihi kendi mezar kazıcısını yaratmış oldu.
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde orta sınıflara yapılan özel vurgu bu meseleye ne kadar önem verildiğini bir kez daha göstermektedir. Orta sınıfı yeniden diriltmek için sanayileşme politikalarına tekrar ağırlık vermek gibi kompleks bir plan devreye konmaktadır. Bu yönüyle sanayileşme sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerde de bir kez daha gündemin üst sıralarına yükselmekte ve mevcut makroekonomik çerçevenin çözülmesine arayış başlığından bağımsız düşünülememektedir. Dolayısıyla Trump’ın ticaret savaşlarını, ülkelerin art arda gümrük duvarları örmesini salt “çılgınca bir sağcılaşma veya ulusalcılaşma” olarak okumamak, bu yolu döşeyen ekonomi politik denklemi çözümlemek gerekir. Nihayetinde pandemi, sanayinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Tedarik zincirleri diye bir olgu, ticari yaşamın merkezine yerleşti. Kendine yeterlik önemli bir olgu olarak tekrar tanımlandı.
Neticede ekonomik durgunluk hükümetler için felaketi, iklim krizi doğa için küresel bir yıkımı, sınıfsal-gelire/servete dayalı eşitsizlikler küresel bir iç savaş potansiyelini uzak da olsa yakın da olsa barındırıyor.
İkinci çözülme makropolitik çerçevede yaşanıyor. Bu çözülmeyi birkaç alt başlık altında incelemek mümkündür. Öncelikle tek kutuplu dünyanın sonuna geliyoruz. Klasik çok kutupluluk analizi yapmak için henüz erken olsa da çoklu ilişkiler düzenine geçildiği, küreselleşmenin bir tür uluslararasılaşma ile (yani tek bir ilişki düzlemi yerine, aktörlerin kendi aralarında kurdukları çoklu ilişkiler düzlemi) sınandığını ifade etmek mümkün. İkinci alt başlık dünyanın bildiğimiz sütunlarını, geçerli ilişkilerini, meşruiyet bağlamlarını, hukuki temellerini vb. sosyo-psikolojik, sosyo-ekonomik ve psiko-politik düzenini oluşturan düzenin çözülüşüdür. Kapitalist modernitenin kendisini var ettiği, nüfusları yönetebilir hale getirdiği, belli ölçütlerle davranışları, tutumları ve duyguları belirlediği normlar sistemi dağılıyor.
Artık AİHM’e üye olmak ve AİHM kararlarını uygulamak iktidardan muhalefete, hâkim kimlikten ezilen-haksızlığa uğrayana kadar herkesi bağlayan bir hukuki ve/ya etik-norm olmaktan çıktı.
Dolayısıyla kaba güç ilişkilerinin geçerli olduğu ve İngiltere’nin 2025 yılı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde belirtiği gibi “belirsizlikler” çağında yaşıyoruz. Üçüncü alt başlık, (ikincisiyle ve diğer alt başlıklarla) bağlantılı olarak egemen ilke ile egemen uygulama/yaptırım gücünün geçerliliğini yitirmesidir. Artık ne insan haklarının korunması ve kollanması gerçek bir egemen ilkedir ne de bunun ihlali karşısında caydırıcı yaptırım uygulanır. Burada bir parantez açıp durumun trajikomik hale gelmesine bir örnek vermek gerekir. ABD’nin 2025 yılı Ulusal Strateji Belgesi’nde Avrupa kıtasında “ifade özgürlüğü”nün kısıtlandığı iddia ediliyor. Elbette burada ezilenlerin, hakkı ve hukuku çiğnenenlerin değil; aşırı sağ, faşist partilerin çeşitli kısıtlamalara tabi tutulması eleştiri konusu ediliyor. Özcesi ne auctoritas ne de potestas artık meşruluk üreten ve bağlayıcı olan eksenler değiller. Son alt başlık ise ulus-devletçi egemenlik formu aşınıyor. Bir ekosistem olarak ulus-devletçilik artık birçok yerden su almaya başlıyor. 1648 Vestfalya Anlaşmasıyla başlayan ve dönüşerek devam eden bu paradigma kendisini ulus-devletlerin “toprak bütünlüğü ve kutsallığı”na, “soyut eşitlik”lerine ve “egemenliğe katı şekilde sahip olmaya” bağlanıyordu. Bugün Trump’ın toprak talebinin olduğu, İsrail ve Türkiye’nin Suriye’de belli toprak parçalarında hâkimiyet kurduğu, AB ülkelerinin (gerekliliğinden bağımsız şekilde) yapmak istemedikleri anlaşmalara zorlandığı, ulusal egemenliği aşan finansal hareketlerin çoklaştığı gibi durumları düşündüğümüzde bu Vestfalyan düzenin yerinden edildiğini açık şekilde görüyoruz. Elbette bu, ulus-devletler yıkılıyor demek değil; dört yüz yıllık bir egemenlik paradigması aşınıyor demektir. Şöyle izah edelim, krallıklar-imparatorluklar çağı 1648’de sembolik olarak aşılmış olmasına rağmen hâlâ kırktan fazla ülke krallık/monarşi olarak yönetiliyor. Ama egemenlik formu krallık/monarşi değildir.
Üçüncü çözülme makro anlamda jepolitik çerçevenin çözülmesidir. Dünyanın son jeopolitik departmante edilmesi 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere saldırılar sonrası gerçekleşmiştir.
Bu saldırı sonrası ABD Başkanı W. G. Bush dünyayı “bizden olanlar ve olmayanlar” şeklinde ikiye ayırmış; selefi cihatçılık temel düşman olarak ilan edilmiş, siyasal alan belirlenmiş ve “kutsal savaş” başlatılmıştı. Jeopolitik departmanlar ortaya konmuş, “terörle savaş doktrini” ekseninde sınır aşırı askeri müdahaleler gerçekleşmiş, tahakküm yayılmış, sömürü yeni formlar kazanarak sürmüştü. Fakat özellikle Ukrayna-Rusya savaşıyla birlikte dünya bir kez daha “devlet-devlet” savaşı düzlemine yerleşmeye başladı. Bunu İsrail-İran savaşı takip ederek, düzlemi yerleşikleştirme yolunda önemli bir örnek daha gerçekleşti. Elbette devlet dışı aktörlerle devletlerin savaşları bir yandan devam etti ama artık dost-düşman ikilemi yeniden tanımlanmaya ve dolayısıyla siyasal alan yeniden biçimlenmeyle karşı karşıya kaldı. 11 Eylül sonrası Selefi cihatçılara karşı “kutsal savaş” ile biçimlendirilen jeopolitika, Şara’nın ikonik ABD ziyaretiyle artık sonuna doğru geldi. Şara yani Colani, 11 Eylül’de İkiz Kulelere saldırarak jeopolitikanın biçimlenmesine yol açan El Kaide’den başlayarak çok sayıda Selefi cihatçı örgütte “kariyer” yapmış ve en son El Kaide’den ayrılarak aynı ideolojik referanslarla kurulan HTŞ lideri olmuştu. Bu “kariyer”de birinin Beyaz Saray’da karşılanması siyasi tarih açısından ikonik bir an, siyasal olay olarak ise sembolik bir görüntüye işaret ediyor.
Peki, bu üç makro çözülme çağında, -kimilerine göre bir geçiş, kimilerine göre ara buzul çağında- nesnel zemin neye işaret ediyor?
Çözülmeler döneminin özgün karakteri 1492’de, 1600’lerde, 1900 ve 1950’lerdekine benzer bir toplum ve devlet/sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin taşınamaz noktaya gelmesidir. Ampirik olarak ekonomik durgunluk, sürdürülemez kültürel-sosyal-kimliksel gerilimler, etik-politik ve norm kaybı, yönetilemeyen sınıfsal gerilimler, büyüyen ve herhangi bir dengeye evrilemeyen jeopolitik gerilimler gibi bazı durumlar nesnel olarak bir dünya savaşının maddi-tarihsel koşulları olarak sayılabilir.
Tarih bir ibret bilimiyse her büyük savaş büyük bir sistemik, ekonomi-politik, jeo-politik tıkanmaların üst üste binmesiyle meydana gelmiştir. Öte yandan dünya tarihsel sisteminde savaşlar, artık uluslararası hukuk ekseninde bir muharebe mantığıyla değil (normun geçersizliği yukarıda belirtilmişti), biyolojik bir yok edişe yönelik gerçekleşiyor.
Gazze gibi milyonlarca insanın yaşadığı, dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu bir yerde dahi insanlar katledilmişti. Gazze artık sadece Gazze değil, 21. yüzyılda egemenlerin yürüttüğü yeni savaşın karakterini gösteren laboratuardır.
Gazzeleşme olarak ifade edebileceğimiz yeni savaş nizamı, nüfusların komple yok edilmesine dayanıyor. Bu yönüyle 2025 yılını esas alan olası ivme kazanmış bir savaş, -yeni savaş teknolojileriyle birlikte- artık çok geniş bir coğrafyayı ve nüfusu etkileyecek hale gelmiştir.
Savaş teknolojisinde yaşananlar ve bu teknolojinin savaşları yok edici hale getirmesiyle birlikte düşündüğümüzde içinden geçtiğimiz zaman, birey-topluluk-devlet-devlet altı/üstü örgütler, yani herkesin etkileneceği bir kusursuz fırtınanın yaşandığı bir dönemdir.
Orta Doğu: Kapanan Defterler, Yapılan Hesaplar
Kusursuz fırtına, en çok Orta Doğu’da defter yapraklarını savuruyor ve geçmişe ait defterlerin kapanmasına neden oluyor. Birkaç kapanan defterden bahsedersek bambaşka bir Orta Doğu hikâyesiyle karşı karşıya olduğumuzu ve siyasetin mistik temelinin en çok Orta Doğu’da yaşam bulduğunu görebiliriz.
İlk olarak Sykes-Picot defteri kapatılıyor. Küresel örüntüde ulus-devletçi egemenlik paradigmasının çözülmesiyle Orta Doğu’da Sykes-Picot düzeni bir “düzen” olmaktan çıkarılıyor. 1919 yılından bu yana ulus-devlet ve sermaye ortaklığının yönetiminde Orta Doğu’daki eşitsizliklerin derinleşmesine, büyük yıkım ve ölümlerin olmasına ve benzerine neden olan bu düzen artık geçerliliğini yitiriyor.
İkinci olarak 2. Dünya Savaşı’da devreye konan Bretton Woods düzeni dağılıyor. Küresel örüntüsünü de örnekleyecek şekilde IMF’in son aylardaki bir raporunda Bretton Woods düzeninin tüm dünyada artık geçerliliğini yitirmeye başladığı vurgulanıyordu. Orta Doğu özelinde ise ne bu düzenin hâkimiyetini elinde tutanların Orta Doğu politikaları ve stratejileri ne de Orta Doğu’nun genel manzarası artık Bretton Woods’u kaldıracak haldedir.
Üçüncü olarak Post-Soğuk Savaşı dönemi kapanıyor. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu, temelde iki akraba yönetim-ideoloji arasında ayrılmıştı. Bir yanda Rusya tarafından desteklenen Baas rejimleri/ideolojileri diyebileceğimiz Saddam, Kaddafi, Esad hattı, diğer yanda ise Amerika tarafından kollanan Arap Monarşileriydi. Arap monarşileri kendilerini güncellemeye çalışıyor. Suudi Arabistan’da Yeni Suudluk çabaları ve M. Bin Selman’ın reform uğraşları en bariz örnekler olarak göze çarpıyor. Diğer hat ise tasfiye edildi. En son temsilcisi Esad rejimi de devrildikten sonra artık Post-Soğuk Savaş döneminin Orta Doğu’da kapandığını ifade etmek mümkün.
Bir ufak not düşmek gerekirse, Suriye’nin geleceği sadece bir ülkenin geleceğini değil, Selefi cihatçılığın ehlileşme-ehlileşememe hikâyesini yazacak, Orta Doğu’da karmaşanın derecesini belirleyecek, Esad’ın yerine Sünnilerin yönetime geçmesiyle Lübnan’dan Irak’a kadar inançlar arası güç kompozisyonları etkilenecek.
Dördüncü olarak devlet dışı aktörler oyun dışı bırakılmaya çalışılıyor. Küresel örüntünün vekâletten asalet savaşlarına geçmesiyle birlikte devlet dışı aktörlerin en çok yaşam bulduğu Orta Doğu da bu denklemden doğrudan etkilenir hale geldi.
İran’ın vekil güçlerinin zayıflatılması, Hamas’ın sistem içine dâhil edilmeye çalışılması, Kürt otonomisinin Irak’ta geleceğinin ne yöne evrileceğinin tartışılması, Suriye’de ise sisteme alternatif yapısıyla egemenlerin yaşadıkları sorunlar kısa zaman aralığında Orta Doğu’da tanık olduğumuz ve olmaya devam ettiğimiz siyasal gerçekliklerdir. Dolayısıyla görünen o ki, Orta Doğu’da devlet dışı aktörler tasfiye, içerilme ve tanınma seçeneklerinden biriyle birlikte hâl yoluna sokulacak. En genel anlamıyla Orta Doğu’da ulusal devletlere halel gelmeden sınırları akışkan yapan, parsellenmiş egemenliklerle her varlığa siyasal sistemde yer veren bir düzenin olması imkân dâhilindedir.
Bir parantezle burayı kapatalım. Kürt Siyasi Hareketi ve Abdullah Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” önerisi bu açıdan küresel örüntü ve bölgesel dinamikleri gören ve alternatif öneren bir noktada durmaktadır. Hem egemen sisteme alternatif üretmekte hem de tarihin akışını görerek reel-politik bir hamle yapmaktadır.
Beşinci olarak etnik ve mezhep merkezli siyaset zayıflıyor. İran’ın İsrail’le savaşında zayıflaması ve kendini korumak için Şii santrik politikalardan Fars milliyetçiliğine doğru eksenini kaydırması bir göstergedir. Diğer bir gösterge HTŞ’nin Suriye geçici yönetimi olarak yeniden varlığa getirilme denemesiyle Sünnilik merkezli Selefiliğin ehlileştirilmesi arayışıdır. Bir başka gösterge de Yeni Suudluk ekseninde monarşi Sünniliğinin dönüşüm çabalarıdır diyebiliriz. Dolayısıyla Orta Doğu giderek daha fazla etnik ve mezhep santrik siyasetin zayıfladığı bir konjonktüre giriyor denebilir.
Tüm bu kapanan defterlerin ne şekilde kapanacağı, bir daha farklı şekillerde açılıp açılmayacağının ortasında ABD’nin Orta Doğu politikaları ve varlığının kalıcı olup olmadığı belirlenecek. Bunu anlamak için ABD’nin 2025 yılı Ulusal Strateji Belgesi’ne bakmak iyi olabilir. Bu belge, ABD’nin Orta Doğu’da olmasını açık sözlülükle üç nedene bağlıyor. Birincisi enerjidir. Ama belgeye göre ABD hem artık enerji ihracatçısıdır hem de alternatifli enerji yolları artıyor. İkincisi Orta Doğu’nun geçmişte hegemonik savaşların alanı olmasıdır. Ama Rusya’nın Orta Doğu’da etkisi minimize edildi. Çin uzak tutulmaya çalışılıyor. Üçüncü neden bölge içi çatışmalar ve yansımalarıydı. Bunu da bölgedeki güçler arasında Abraham (İbrahim) Anlaşması merkezli bir ortaklık kurulursa çözülebilir gibi bir mantık yürütülüyor. Yani ABD, Orta Doğu’da olmasına neden olan üç koşulun da artık eskisi kadar geçerli olmadığını bu belgede ikrar ediyor. Özcesi John Hopkins Üniversitesi’nden Prof. Dr. Vali Nasr’ın dediği gibi ABD, hiçbir bölgesel meseleyi tam ölçekli savaşa (mücadeleye H. K.) girecek kadar değerli bulmuyor artık. Bu gerçeklikten hareketle her bir bölgesel ve ulusal aktörün Orta Doğu tasavvurunu gözden geçirmesi gerekiyor.
ABD’nin olası kararıyla birlikte düşünerek daha açık ve sarih ifade edersek, Orta Doğu’da bu yaşananlar sadece kapanan defterler, çöken rejimler değil; bütün bir mimarinin değişimidir. Bu mimarinin daha temelleri bile tam olarak atıldı denemez. Ama yeni dönemin bazı güç mücadele alanları ve şifrelerini birkaç yıldır yaşıyoruz. Bu kapsamda, Abraham Anlaşmalarına karşı duranların tasfiye edildiğini görüyoruz. İran, Lübnan, Filistinliler, Irak-Haşdi Şabi…
İran’a İsrail müdahalesiyle birlikte Şii hilali kapsamlı şekilde tahrip edildi. Wittgenstein, soru işaretini derine yerleştirmekten bahseder. O halde Suriye özelinde artan gerilimleri düşünerek soruyu doğru yere koyalım: Şii hilaline izin vermeyen güçler (İsrail, Batı ve Arap Monarşileri…) Sünni Yayına geçit verir mi?
Bir de spekülasyon yapalım. Bu açıdan bakıldığında, 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’nun nedenlerinden birinin İsrail ile Arap Monarşilerinin arasını açarak Abraham Anlaşmalarını tarihe karıştırma hamlesi olarak okunabilir. Yine saldırıların göğüslenmesi ve karşı saldırılarla İsrail’in psikolojik üstünlüğü ele almasının hemen akabinde Tel Aviv sokaklarındaki billboardlara Abraham Anlaşmalarıyla ilgili görsellerin “Yeni Bir Orta Doğu Zamanı” sloganıyla asılması manidar duruyor. Öte yandan bir de not düşerek bu bahsi kapatalım. 2025 ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde Abraham Anlaşmalarının genişletileceği hedef olarak konuyor. Bu da ABD’nin Orta Doğu’da nizamı sağlayıcı temel güç ve ittifakın hangisi olacağının mesajını gösteriyor. Nitekim belgede, Türkiye’nin önceki yıllara göre önem derecesinin düşürülmüş olmasını da bu fotoğraf üzerinden okuyabiliriz.
Elbette bunlar hepsi olgusallık iddiası taşır ve egemen güçlerin güç ilişkilerinin tasviridir. Yani yapılan hesaplardır. Oysa siyasetin mistik temeli vardır. Ve bu temel var oldukça siyasal alanda her hesap boşa çıkabilir, “kesin olacak” denen olmayabilir. Çünkü siyasetin mistik temeli hesaplanamaz, öngörülemez, planlamaz olanı hep hesaba katmaktır. Tarihinden hareketle diyebiliriz ki, bu da en çok Orta Doğu siyasetinde geçerlidir.
Türkiye: Monark Paradoksu, Siyasete Çağrı, Barış Süreci
Dünyada kusursuz fırtına ve Orta Doğu’da kapanan defterler dönemi yaşanırken Türkiye ne durumda?
Biraz yakın geçmişe gidelim. 2015 yılı itibariyle devletin önünde bir kriz ve iki seçenek vardı. Bu yılda Türklük artık klasik kodlarıyla sürdürülemez, devlet ise ontolojik totaliterlikle devam edemez noktadaydı. Yani ulusal kimlik ve devlet krizi vardı. Birinci seçenek demokratik dönüşümdü. İkinci seçenek ise resmi kodlarda ısrar etmekti.
İşte bu iki yoldan seçilen biri, bugün içinde bulunduğumuz durumun yakın geçmişe dayalı nedenini oluşturuyor. Bilindiği üzere, o dönem yeni bir rejim ve devlet koalisyonu kurularak eskinin yenilenmesinde ısrar edildi. Türkiye tarafında “oto-kolonizasyon”, Kürtlere ise “neo-kolonizasyon” dayatıldı.
2016 yılıyla birlikte ilan edilen OHAL’e dayanılarak yüz yıllık rejimin kabuğu restore edildi ama özü aynı kaldı. Siyasetin mekânsal ve karar (ki siyasal olanı mümkün kılandır) merkezi TBMM’den külliyeye doğru kaydırıldı.
On yılda büyük bir çatışma ortamı, siyasi gerilimler serisi, hukukun askıya alınması vb. çok sayıda şey yaşandı. Bu zaman aralığında egemenler krizlerini çözmek için hukuki, insani, psikolojik, ekonomik tüm limitleri kullandı. Fakat ne Türklük ne de devlet krizi çözülebildi. Bunun üstüne toplumsal bölünmeler çoklaştı, tetiklendi. Ekonomideki kriz dermansız halde varlığını sürdürdü/sürdürüyor.
Orta Doğu politikasında ise dikiş tutturma hususunda sorunlar yaşanıyor. Orta Doğu enerji koridorları, Baasçı rejimlerin yıkılışı, iç reformasyonlar, yeniden parsellemeler, ideolojik kayışlar yaşarken Türkiye, oyun bozuculuğun yanına oyun kurucu güçlü denklemler koyamıyor. Ayrıca, yeni dönemde Orta Doğu’nun temel “değer” üreten işi enerji koridorları olacak. Türkiye kapsamlı ve etkili koridor projelerinden dışlanıyor. Kıbrıs merkezli yeni denklemler kurulurken Türkiye dışarıda bırakılıyor. Bunlar toplamda jeopolitik başarısızlık olarak Türkiye’nin hanesine yazılıyor.
Özcesi, manzara pek parlak görünmüyor. Manzaranın değişmesi için önce siyasi aktörlerin dönüşmesi gerekiyor. İktidar ciddi bir paradoks yaşıyor. Literatüre “monark paradoksu” olarak geçen bu hal, demokratikleşme gerekliliği ile demokratikleşilmesi durumunda iktidardan düşme/güç kaybetme arasındaki uzlaşmaz çelişkiye odaklanıyor. Bu çelişki, monark için bir paradoks oluşturuyor. Demokratikleşme ertelendikçe iktidar katılaşıyor ve daha kırılgan hale geliyor. Demokratikleşmeye yaklaşıldıkça bastırılmış hak talepleri monarkın kurduğu düzeni tehdit ediyor. Genel manzaranın değişmesi için önce iktidarın bu paradoksla başa çıkması ve kararını vermesi gerekiyor.
Manzaranın ikinci temel bileşeni ana muhalefettir. Ana muhalefet dünyadaki ve bölgedeki gelişmelerin ortaya çıkardığı tablonun dünya-tarihsel bir oyun değiştirici karaktere sahip olduğunu görmek ve dolayısıyla konjonktürel değil, yapısal çözümlerle zamanı okumakla mükelleftir.
Dünyadaki ve Orta Doğu’daki yeni düzeni ve temel özelliklerini hesaba katmayan bir stratejinin bir ayağı çukurdadır. Türkiye’nin dâhil olduğu her denklemde, ezberlerin dışına çıkarak tutum almak ise tarihsel bir zorunluluktur. Bunları yapmak için ise ana muhalefetin bir güncellemeye ihtiyacı var. Kemalist ideolojisini (özellikle Orta Doğu’da akraba ideolojilerinin ortadan kalktığı bu dönemde), kadrolarını, siyaset düzlemlerini değiştirmesi genel manzarayı değiştirebilmesi için ön koşuldur. Yani özcesi başka bir aktör değil, bizatihi siyasetin kendisi ana muhalefeti kurucu momente çağırıyor. Devletli sağcılığı temsil eden iktidar bloğuna karşı millete bakan sosyal demokrasiyi örgütlemek, teori-strateji-taktik arasında ölçülü ve dengeli ilişkiler kurmak; Kürt meselesi gibi Orta Doğu’daki pozisyonları etkileyecek, dünyadaki algıyı yönetecek bir konuda çözüm gücü olmak gibi ana muhalefetin hayata geçirmesi gereken politik ödevler önünde duruyor.
Türkiye’nin genel manzarası ve geleceği için iki parantez açmak gerekir. İlk parantez, Türkiye’nin Avrupa Birliği (Avrupa kıtası) ile olan ilişkisidir. Rusya tehdidi ve ABD’nin yeni politikaları nedeniyle Avrupa kıtası hiç olmadığı kadar Türkiye’yle yakın ilişkiler kurmaya meyillidir. Almanya Başbakanı’nın “Pax Americana bitmiştir” dediği yerde, Türkiye’ye fırsat pencereleri açılmaktadır. Bugüne kadar bu pencereyi iktidarın verimli kullandığını söylemek zordur. Bu pencereden baharın görünmesinin yolu Kürt meselesinin çözümü, hukukun esas alınması ve demokratikleşmedir. Ki bu aynı zamanda bahara açılacak çok fazla pencerenin ortaya çıkması demektir.
İkinci parantez, Türkiye’nin Orta Doğu’daki pozisyonudur. Eğer Türkiye Sünnilik üzerinden ulus üstü bir hegemonya kurmaya yönelirse, buna yetecek ekonomik kaynağı olmadığı gibi bölgesel dinamiklerin de buna zemin hazırlayacağını düşünmek zordur. Bu kapsamda Orta Doğu’daki pozisyonun üç ayağının olması en hayırlı olandır. Birincisi Kürtlerle eşitlik hukukuna dayalı ortaklıktır. İkincisi içte ve dışta demokratikleşmedir, hukuk devleti olmaktır. Üçüncüsü ise etno-dinsel santrik siyasetin terki, seküler-demokratik siyasetin esas alınarak eylenmesidir.
Parantezleri kapattıktan sonra parantezin içindekiler ve dışındakilerle doğrudan bağlantılı olan Türkiye’nin ana gündemine gelelim; Barış ve Demokratik Toplum Süreci. Süreç, Türkiye’nin içinde bulunduğu krizlerin çözülmüş bilmecesidir. İhtiyaç olan şey bu çözümü hayata geçirmektir. Barış ve Demokratik Toplum Sürecini daha iyi kategorize etmek için, içinde bulunduğumuz sürece “ikinci aşama” diyebiliriz. İlk aşama silahların susması eksenli yürütülen aşamaydı. İkinci aşama ise sadece silahların susmasını değil, iki sütunlu bir inşayı gerektiriyor. Bir sütununda kalıcı şekilde devreden çıktığı hukuki zeminin oluşturulduğu, ikinci sütununda ise silah ele almayı gerektirmeyecek şekilde demokratik alanın inşa edildiği bir mimarinin kurulması gerekiyor.
Bu iki sütunun mimarisinin oluşturacağı yeni dönem, içinde çokça fırsatı barındırıyor. Devletin ve toplumun demokratikleşmesi, Kürt meselesinin çözümü, Orta Doğu’nun modernizasyonu-sekülerizasyonu, iktisadi kaynaklara ve pazarlara erişim, AB ile gelişmiş ortaklık imkânı, İran’ın Orta Doğu düzenine dâhil edilmesine alan açma, AB ve Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinin yeniden yapılanmasında etkin aktörlerden biri olma, iç barışın sağlanması gibi bir çırpıda sayabileceğimiz ve her biri büyük etkiler üretecek fırsatlar kapıda duruyor. Fakat sürecin enfekte olmasına neden olacak çeşitli riskler var. Bunları da sayalım: AKP-CHP arasındaki iktidar kavgası ve yansımaları, AKP-MHP arasında devlet içi gerilimler, külliye ve AKP’de Post-Erdoğan savaşları, ulusalcılar ve darbe mekaniğinin etkili olması, İran ve İsrail başta olmak üzere Orta Doğu eksenli olası sorunlar, DEM Parti’nin üretebileceği risk alanları…
Sürecin ürettiği fırsat zeminleri ve süreci akamete uğratacak risk faktörleri ortada. Süreci de içerecek şekilde 2026 yılına, Türkiye kaba hatlarıyla şu tehlikelerle giriyor: Barış sürecinin çöküşüyle kapsamlı bir bastırma-direnme çevriminin başlaması, ekonominin tümüyle çökmesi, prosedürel demokrasinin dahi askıya alınması, etnik-inançsal-kültürel gerilimlerin artması ve mobilize olması, Orta Doğu merkezli tehditlerin gerçekleşmesi. Bu sürecin akamete uğraması durumunda önceki akamete uğrayan süreçlerin faturasından hayal bile edilemeyecek kadar fazla bir maliyet çıkarması ise kaçınılmaz gibi duruyor.
Kürtler: Mümkünlerin Kıyısı
Kürtler modern dünya tarihi boyunca yakalamadıkları kadar büyük şansları yakalamış durumdalar. Tabii bu büyüklükte riskler de Kürtlerle karşı karşıya gelmeyi bekliyor. “Mümkünlerin kıyısında Kürtler” dememizin nedeni budur.
Kürtlerin geçmişlerine otuzar yıllık periyotlarla baktığımızda bugün gelinen aşamayı net şekilde görürüz. 90 yıl önce Kürtler, Osmanlı-Türk modernleşmesine karşı yürüttükleri tüm isyanlarıyla başarısızlığa uğramış bir haldeydi. 60 yıl önce dünyada esen sol rüzgârı arkasına alarak yeniden diriliş eksenli bir mücadele başlattılar. 30 yıl önce bu mücadele sayesinde Kürt varlığı siyasal olarak egemenler tarafından kabul edilme düzeyine ulaştı. Bugün artık Kürdün hukuka dâhiliyeti, yerinden yönetimle kendi iradesine sahip olması, diğer halklarla eşit ve adil şekilde ortaklıklar kurulması konuşuluyor. Dolayısıyla Kürt halkının kazanımlarını yazan bir tarihsel ivmeyle karşı karşıyayız.
Bu durum elbette ki, düz doğrusal bir ivme değildir. Bu sebeple bugünü çok net şekilde Makyavelci bakışla değerlendirmek gerekir.
İki açıdan Makyavelci bakmak gerekir: Birincisi Kürtler giderek birlik olma yolunda devam ediyor mu, bu gidişte bir istikrar var mı? İkincisi de varsayımlara, beklentilere veya iyi niyetliliğe düşmeden, en katı şekilde gerçekçi olarak yürüttükleri siyasal müzakere süreçlerinde somut olarak hangi kazanımları elde ediyorlar?
Makyavel’in ruhunun yukarıda dolaştığı bir dönemde Kürtlerin günceldeki hal ve ahvalini teori-politik eksen ve reel-politik eksenlerde değerlendirmek iyi olabilir.
Teori-politik eksende Kürtler, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosuyla birlikte dört düzlemde siyasal olarak var olacak gibi görünüyorlar. İlk düzlem, evrensel düzlemdir. Kürtlerin evrensel olanı tasvir ve evrensel olana teklifi demokratik sosyalizm bağlamında komünleşme mücadelesidir. İkinci düzlem, bölgesel düzlemdir. Demokratik Konfederalizm olarak isimlendirilen bir siyasal düzen davetidir. Orta Doğu’da Abraham Anlaşmaları düzeni Sünni yayı, Şii hilali gibi siyasal düzen seçeneklerine karşı demokratik bir düzen için düzlem yaratma çabasıdır. Bu yönüyle diğerlerinden farklı olarak hem ülkelerin iç demokratikleşme süreçlerini teşvik etmeyi hem İran’ın demokratikleşmiş şekilde Orta Doğu’daki mimariye dâhil edilmesini hem de İsrail’in ontolojik güvenlik kaygılarını ortadan kaldırmayı öngörmektedir. Üçüncüsü, Türkiye-ulusal düzlemidir. Bu düzlem de demokratik ulus ve demokratik cumhuriyet ekseninde inşa edilmek isteniyor. Sonuncusu ise özgürleşen Kürtlük düzlemidir. Bu düzlem yeni bir siyasal özne inşa çağrısı içeriyor.
Reel-politik eksende Kürtler, ciddi tehditlerle karşı karşıya iken, bu tehditlerin çok üstünde fırsatlarla da hemhal olma potansiyelinin olduğu bir dönem yaşıyor. Orta Doğu’da Kürt jeopolitiği ciddi etki kazanıyor. Bu etkiyle birlikte Kürtler artık ‘milletler sahnesi’nin kâr edilemez, görmezden gelinemez muhataplarından biri oldular. İkinci olarak Türkiye’nin Orta Doğu’daki denklemlerde daha güçlü yer alabilmesinin yolu Kürtlerle ilişkilerini güncellemesinden geçiyor, bu da Kürt halkına Orta Doğu’da oyun değiştirici bir potansiyel sunuyor. Bunun yanı sıra Kürtler sadece direngen halleriyle bir ittifak değil, aynı zamanda ittifak kurulduğunda dünyanın her bir yerinden meşruiyet sağlayabileceği siyasal bir hakikat olarak da denklemde bulunuyor. Öte yandan geniş Kürt coğrafyasındaki iktisadi varlıkların doğru değerlendirilmesi genel refaha büyük katkı sağlayacak potansiyeli taşıyor.
Reel-politik eksendeki tüm tehdit ve fırsatların gerçekleşme aralıkları ve ihtimallerini belirleyecek olan, birbiriyle ilintili iki şey var: Barış sürecinin geleceği ve Kürtlerin Orta Doğu’daki yeni düzene hangi aktörlerle, nasıl ilişkiler kurarak dâhil olacağıdır.
Türkiye başta olmak üzere her aktör Kürtlerin reel-politik ekseninin özelliklerini doğru okuma ve bölgesel düzen tasavvuru ile Kürtlerin dâhiliyeti arasında bir projeksiyon kurma sorumluluğuyla karşı karşıyadır.
Kürtler için birincil sorumluluk ise Öcalan’ın ısrarla vurguladığı “Kürt aklı”nı oluşturmaktır.
Netice itibariyle görünen o ki, bu kusursuz fırtınadan bir şeyler geriye kaldığında Kürt-Türk ilişkileri ya asla ayrılamayacak kadar sıkı bir birliktelik kuracak ya da bir daha asla bir araya gelemeyecek kadar çatırdayacak. Akıbet hayırlı, ortaklık baki ola…
Kapanış: Çığlık Yılı Olarak 2026
Çığlık hem bir çaresizlik hem bir yakarıştır. Feryattır çünkü yaşanan hâl, hâl değildir. Fakat aynı zamanda umuda sesini duyurma çabasıdır. Çünkü girdaptan çıkış umudunu ön varsayar.
Bugün 2026 yılına girerken çığlık sadece ezilenlere ait değil, kapitalist modernite de hem çaresizlikten hem de çıkış umudundan ötürü çığlık atmaktadır. Orta Doğu’da ezilen halklar da çığlık atmakta, kapanan defterlerin sahipleri de… Türk açlığa karşı çığlık atmakta, Kürt haksızlıklara karşı…
Elbette amacımız “herkesi çığlıkta” birleştirmek, aynılaştırmak değildir. Aynılık siyasetin inkârı, fark siyasetin imkânıdır. Bu bağlamıyla ezilenin çığlığı bir logostur. Yani bir hikâyeyi anlatır, anlamlı bir bütünlük sunar. Haklılık ve direngenlik sese rengini verir. Zalimlerin çığlığı ise bir voicedir. Gürültü çıkarır. Ezilenlerin haklı sesinin duyulmaması öncelikli hedefidir. Zarafet içermez, estetik kaygı duymaz. Sadece bağırır, beyni çatlatır, kulakları patlatırcasına bağırır.
Fakat tarih hep anlamlı sözler, haklı mücadeleler, ezilenlerin fark siyasetinin etrafında dönmüştür.
En azından bizim tarihimiz, bizim tarihe bakış açımız bunu anlatır…
2026 yılı da çığlıklar arasında başlayacak belli, umalım ki yılın sonunda kazanan voice değil, gürültü değil; logos olsun, anlamlı sözler olsun.zzam belirleyici oldu. Ama artık yeni bir dönemden bahsediyorsak konfederalizmi çerçeveleyen bir düzende, Kürtler hem yaşadıkları ülkelerin başkentleriyle yeni bir hukuk kurabilir hem de birbirleriyle sınır aşırı iletişim ve akışkanlığı güçlü şekilde sağlayabilir. Nitekim aynı durum bölgedeki diğer halklar için de geçerlidir.
Dr. Hasan Kılıç kimdir?
1988 yılında Bingöl’de doğdu. İlköğretim ve lise öğrenimini Bingöl’de tamamladı. Lisans ve Yüksek Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı. Doktorasını Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. 2023 yılında Dipnot Yayınları tarafından yayınlanan “Kürtler ve Cumhuriyet” adlı derleme esere katkı sağlamıştır. Siyaset felsefesi, devlet kuramı, demokrasi, Türkiye politik ekonomi tarihi, Kürt Sorunu gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır. Hakemli dergilerde çalışma alanlarıyla ilgili makaleleri yayınlanmıştır. Çeşitli gazete, internet sitesi ve dergide yazıları yayınlanmış, ulusal konferanslarda sunumlar yapmıştır.