• ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
  • ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
Home»Kaan A. Korkmaz & Taylan Kemal Abatan»DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

0
By Kaan A. Korkmaz & Taylan Kemal Abatan on 28.11.2025 Kaan A. Korkmaz & Taylan Kemal Abatan
Paylaş
Twitter Email Copy Link WhatsApp
KAAN A. KORKMAZ & KEMAL TAYLAN ABATAN

Klasik anlamıyla sosyalist strateji tartışması, birtakım indirgemeci yaklaşımlarla maluldür. Temelde devlet tipi ve bunun karşısına konacak mücadele tarzları arasında doğrudanlık kuran bu okumalar, genellikle küçük formüller içerisinde bu tartışmayı yalnız işlevselci bir okumaya indirger. Bu anlamıyla hem devlet tipinin güncel pozisyonu hem de mücadelelerin buna göre alacağı pozisyonlar belirlenmeye çalışılır. Dolayısıyla bu okuma hem strateji tartışmasını iki ayrı tarih içerisinden değil, yalnız bir ve bütünleşik tarih içerisinden okur hem de mücadelelerin özgün ilerleme hatlarını ve zikzaklarını okumayı zorlaştırır.

Bununla birlikte Hegemonya ve Sosyalist Strateji’de, Laclau ve Mouffe, başka bir yerden sosyalist strateji tartışmasına giriştiyse de öngörülerinin menzile ulaştığı söylenemez. Demokratik devrim ve hegemonya arasında kurulan bağlantıya yaslanan sosyalist strateji tartışması, birçok kıymetli ve önemli eleştirisinin yanında, liberal demokrasinin eksensel genişlemesi tartışmasına endekslenmişti. Bu okuma da aslında, yukarıda anılan bir zorluğu içermekteydi; sosyalist strateji tartışması yine belirli bir işlevselcilik içinden ele alınarak kavramlar bu bağlamda işe koşulmaktaydı.

Siyasetten eskatolojinin ve teleolojinin çıkarılması, elbette yerinde bir müdahale olmakla birlikte, süreçler olarak mevzi savaşına doğru daraltılan reformist bir okumaya kapı açtı. Ancak siyaset ve siyaset stratejisi, yani belirli politik pratikler bütünü, teleolojik olmayan bir yerden kurulabilirse de politika, yani komünün, yani varlık ve oluşların direnişlerinin stratejisi, yalnızca siyasetin alanındaki ilerlemelere ve onun tek yönlülüğüne terk edilebilir mi? Daha açık bir ifadeyle (kavramların içerikleri daha sonra açıklanmak üzere), siyaset ve politika, bütünleşik bir genel stratejide kendine karşılık bulabilir mi? Bu stratejinin adı ne olursa olsun genel bir demokratik devrim ve hegemonya mantığını siyaset alanında egemen kılmak, politikanın çatallanan stratejisini görmezden gelmeye yol açmaz mı?

Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ise başka bir okumayla stratejinin çatallanan yönlerini ve unsurların özgün tarihlerini ortaya koyan bir okumanın önünü açmaktadır; devlet ve komün ikilemi bu bağlama oturmaktadır. Bu noktada, stratejiyi tarihle kurduğu bağlantı içinden yerleştiren müdahale, devlet ve komün çelişkisi içerisine iki şey ekler: Birincisi yok etme diyalektiğinin siyasete aktarımını dışarıda tutar.

İkincisi ise devletle ilişkide demokratik entegrasyonist bir koruma kalkanı öne sürer. Bu, komünün her momentte devlet tarafından yutulmasının önünde bir barikat işlevi de görebilecek bir stratejidir.

Bununla elbette komünün tüm varlığının bu demokratik entegrasyonist siyasete bağlı olduğunu anlamamak gerekir. Komün her anlamda kendisini koruması gereken bir güçtür. Ancak diğer taraftan komünün bir güç olması, aynı zamanda onun siyasete de müdahale edebilecek bir kapasiteye erişmesi anlamına gelir.

Bu noktada bu ikili strateji, bütün risklerine rağmen, siyaset ve politika ayrımından[i] okunabilir.

Carl Schmitt ve onu takip eden gelenek, devlet-öncesi siyasal güçlerin mevcudiyetini ve onların ilişkilenme biçimlerini anlamaya çalışırken siyasal kavramını kullanmaktaydı. Bu kavram, devletin belirleyici bir güç olarak henüz müdahil olmadığı bir zamansallık içinde politikayı düşünmek için öne sürülmüştü. Bunun yanında siyaset ise, devletin politikaya müdahale ederek, politikanın belirleyici işlevlerini devletsel olan lehine toplaması sonrası ortaya çıkan alanı tarif eder.[ii]

Bu tanım, elbette kendi özgün bağlamında bir tarihsel referans ve farklılaşma içermektedir. Ancak bizim tartışmamız içinde politika, devletsel olana yabancı olanı, devletsel olanı içermeyeni, yani adıyla söylenecekse, “komünün stratejisi”ni tanımlamak için öne sürülebilir. Zira bu kavram devletsel olmayan bir pozisyonu tanımlar.

Bununla birlikte siyaset ise, komünün doğrudan değil temsiller aracılığıyla katıldığı, devletsel alan içerisindeki stratejik tartışmayı içermektedir. Bu noktada doğrudan devletin müdahil olarak belirli güç dengelerini kendine doğru toplamaya çalıştığı bu alanda karşı-siyaset üreten demokratik modernite güçlerinin stratejisi düşünülebilir.

Özetle siyaset, bir anlamıyla demokratik modernite güçlerinin devletsel olanla teması ve onun alanı içerisindeki karşı-stratejisini ortaya koyarken, politika, komünün kendinden başlayarak yürüteceği kurucu politikaya odaklanmaktadır.

Elbette bu iki kavram ve alan arasında bir Çin Seddi yoktur, karşılıklı temas ve geçişler mümkündür. Ancak her şeye rağmen ayırıcı bir strateji tartışmasını ortaya koymak için bir kavramsal farklılaşma üretmek faydalı olacaktır.

Çelişki-Çatışma-Antagonizma

Ana tartışmaya ilerlemeden önce bir başka noktanın altının kalın olarak çizilmesi gerekir: Devlet ve komün, birbirleriyle çelişen iki ayrı kendilik olarak mevcut değildir. Aslında devlet ve komün, belirli bir karşılaşma anında çelişen, birbirlerini “yok edemeyen”, kapatamayan ve içeremeyen iki unsur olarak mevcuttur. Yani hem devletin alanı hem de komünün alanı önden belirlenmiş değil, tarihsel-toplumsal olarak konjonktürün içinde belirlenmiştir.

Esasen yine de bu okuma bir başka şeyin de altını çizer: Devlet ve komün ikilemi tarihin bir uzlaşı ve ahenk içinden değil, çatışmayı öne alan ve çatışmanın dengeleri içerisinde stratejiler üretilmesini öngören bir stratejiyi öne geçirir. Yani aslında Avro-komünizm’in ve Avrupa Radikal Demokrasisi’nin tartışmasından ayrı olarak bu okumanın asal kavramı hala çelişki ve çatışmadır. Ancak bu basit anlamıyla birbirini yok eden iki kutbun çatışması değil, aksine iki kutbun birbirini içeremeyen, soğuramayan ve kapatamayan çatışmadır.

Çatışmanın birbirini kapatamaması, içerememesi hala tarihin belirli bir antagonizma soyutlaması içinden okunması demektir. Bu, açıkça hem devletin tarih boyunca dönüşen varoluş tarzında hem de komünün tarihsel olarak buna direnmek için dönüşen varoluş tarzında kendini açığa vurur. Ancak, stratejik bir müdahale ile, belki de müdahalelerin en özgünü burada gerçekleşir: Çatışmanın antagonist karakteri, iki ucun birbirini yok etmesi olarak değil, birbirini var eden imkânsız birlik olmasından gelir. Yani iki uç ne birbirine indirgenebilir ne de birbirini yok edebilir. Dolayısıyla antagonist çelişkiyi yalnızca siyasal hamle sorunu olarak okuyan siyaset, iki unsurun bu antagonist varlığını, belirli bir siyasal amaç uğruna görmezden gelir. Ve böylelikle antagonizmanın kendini yeniden ürettiği zeminleri, yani sosyalizm sonrası devletin yeniden güçlenerek komün üzerinde baskın hale gelmesini öngöremez-okuyamaz.

Bu anlamda çelişki kavramı üzerinde bazı açılardan durmak gerekir. Zira çelişkinin antagonistik olması ya da olmaması üzerinden yapılan her tartışma hızlıca antagonist çelişkinin bir “yok etme” anında doruğa ulaştığını varsayar. Ancak, esasen Hegel’in okumasında da böylesi bir “basitleştirilmiş çelişki” mevcut değildir. Antagonist çelişkiler, tarihsel olarak verili olmaz. Bunlar her özgün tarihsel konjonktürün karşılaşmalarından doğarlar. Yani, antagonist çelişkinin unsurlarının adları da önden verili değildir. Dolayısıyla bir felsefe okuması antagonist çelişkiyi ön varsayarak ilerleyemez.

Bununla birlikte bir siyasal strateji okuması ikili bir yol izler: İlki antagonist olabilecek çelişkiyi tarihsel olarak saptar ve çelişen unsurlara ad verir.[iii] Yani diğer bir anlamıyla belirli bir konjonktürde karşılaşan unsurların ve çelişkilerin bir araya gelişleri üzerinden bir antagonist çelişki üretir. Elbette bu tek başına siyasal aktörün yapabileceği bir işlem değildir, çoklu belirlenimler altında kendi alanını açmaya çalışırken buraya doğru hareket eder.

Bir diğer önemli hatırlatma ise antagonist çelişki, unsurların birbirlerini yok etmesi içerisinden değil, birbirleriyle uzlaşamaz, birbirlerine içerilemez olmasından ileri gelir. Örneğin, devlet ve komün çelişkisinde, devletin yerine komün ikame edilemeyeceği gibi, devlet komünü de yutamaz. Doğrusu devleti ikame eden komün, artık komün olarak değil devlet olarak var olur. Aynı şekilde devlet tarafından yutulan komün, artık komün olarak var olamaz. Bu anlamıyla antagonist çelişki başka bir yerden ama siyasal stratejide bu adlar içerisinden çağırılırlar. 

Dolayısıyla, devlet ve komün kavramlarının ayrı tarihleri içerisinden yapılması gereken bir strateji tartışmasının içerisinde buluruz kendimizi.[iv] Zira çelişen unsurlar, belirli bir birlik tipinin içinde sonradan ortaya çıkan iki unsur değil, onun tarih öncesinde de mevcut olan unsurlardır. Yani hem devletin tarihi hem de komünün tarihi kapitalist moderniteden daha geriye gider. Dolayısıyla devlet ve komün çelişkisi, kapitalist modernitenin birlik tipinin içinden doğmuş değil, başkaca tarihsel arka planlarla bu birlik tipinin içinde karşılaşmıştır.

Böylelikle neden yukarıda politika ve siyaset arasında bir ayrım hattı çizmemiz gerektiği de ortaya çıkar. Kendi özgün tarihleri ve karşılaşmaları içinde bu unsurlar, çeşitli mücadeleler ve tecrübeler üretmişlerdir. Ancak bu çıktılar, yalnızca kapitalist modernitenin tarihinde değil, toplumu ikiye bölen tüm yarılmaların içindeki karşılaşma ve mücadeleler içerisinden şekillenmiştir.

Politika ve siyaset, biri antagonizmayı üreten kuruculuğu diğeri ise onu sürdüren, şekil veren ve içerilmesini engelleyen pozisyonu birbirinden ayıran iki kavramdır. Böylelikle sosyalist strateji tartışmasını tarihsel çelişki içinden, tarihle bakışımlı ve güncel olarak düşünmek mümkün olur. Sosyalist stratejinin bu ikili karakteri, takip eden devlet ve komünün soykütüğüne dair tartışmada tekrar ele alınacaktır.

Demokratik Entegrasyonist Siyaset

Siyaset yapma yöntemi olarak demokratik entegrasyon, toplulukların asimile olmadan devletin alanıyla ilişkilenmesi anlamına gelir.

Bu ilişkilenme biçiminin birbiriyle iç içe geçen ancak birer aşama olarak düşünülebilecek üç boyutu bulunur: a) Devlete içkin güç-dengelerine dayalı dönüşüm anlayışı, yani dar anlamıyla devletin tekçi yapısının geniş anlamıyla devletin alanı içerisinden dönüştürülmesi; b) entegrasyonun, toplumsal farklılıkların daimi görünürlüğünü güvence altına alan bir süreç olarak, yerel demokrasi anlayışıyla yeniden yorumlanması; c) demokratik entegrasyonun, kritik tarihi momentlerde radikal dönüşüm kapasitesini koruması ve bunu sürekli dinamik kılması. Bu üç boyutla düşünüldüğünde, demokratik entegrasyon ne bir uyumlanma ne de kopuş süreçlerini tanımlar. Devletin içsel çelişkilerinde ilerleyen çoğulluğunu kurumsallaştıran ve gerektiğinde radikal momentlerden beslenen bir demokratikleşme sürecidir.

Geniş anlamıyla devlet[v], sınıf mücadelelerinin düğümlendiği, çelişkilerin yoğunlaştığı ya da farklı toplumsal güçlerin karşı karşıya geldiği bir alandır.[vi] Bu haliyle devlet için, tek bir sınıfın kontrolünde değildir demek yerinde olur. Dolayısıyla demokratikleşme, toplumsal dönüşümle birlikte düşünüldüğünde, ancak devletin içsel yapısının değiştirilmesiyle mümkün hale gelir. Devletin alanı içerisindeki mücadelelerin, günün sonunda “iktidar” ve “direnme” arasındaki güç mücadeleleri olduğu göz önüne alındığında, devletin dışında alternatif iktidar odakları kurma tartışması, iktidarın bir alanda toplandığı kurumsallığın ele geçirilmesi anlayışını sürdürmek olarak kalır. Yani, iktidarın tartışmasının tuzağına düşmek olur. Topluluklar çoğulculuk temelinde devletle ilişkilenerek devleti demokratik dönüşüme zorlar. Bu noktada vurgulanmalı ki, dinamizm sağlandığı takdirde, kimlikler devlete uyum sağlamaktan kendilerini korurlar; bir anlamıyla öz savunma uygularlar. Kendi varlıklarını koruyarak devletin yeniden yapılanmasına etkide bulunurlar.

Bu haliyle “devletle bütünleşme” ve onu “demokratik dönüşüm”e zorlama girişimi, temsili demokrasiyle doğrudan demokrasi arasında ayrım ve ikilik çizen siyaset okumasından farklı olarak demokratik entegrasyon kavramını devreye sokar. Leninizmden mülhem temsili-doğrudan demokrasi ikiliği yönteminin zaman içerisinde devleti içerecek biçimde hareket edip, temsili demokrasiyi yok ederek devletin kendisi olmasıyla işlevsiz kaldığına ve bürokratik bir yığına dönüştüğüne ilişkin Marksist literatürde, başta Rosa Luxemburg olmak üzere, eleştiriler getirilmiştir:

Genel seçimlerle oluşturulacak temsili organlar yerine Lenin ve Troçki tüm ülkede siyasi hayatın tek gerçek temsilcisi olarak sovyetleri gösteriyorlar. Ancak bu koşullarda sovyetler gün geçtikçe daha felçli hale gelir. Genel seçimler, sınırsız yayın ve toplanma özgürlüğü ve ifade özgürlüğü için mücadele olmadan her kamu kurumunda hayat ölür, var olan sadece bürokrasinin aktif unsur olarak kaldığı hayatın bir görüntüsüdür. Kamu hayatı giderek uykuya dalar, tükenmez bir enerjiye ve sınırsız tecrübeye sahip birkaç düzine parti önderi yönlendirir ve yönetir.[vii]

Rosa Luxemburg’un eleştirisinden hareketle diyebiliriz ki, temsili demokrasi ile doğrudan demokrasi arasında kalıcı bir köprü kurulmadan, yalnızca temsili kurumlara yaslanmak, halkın iradesini bürokratik mekanizmaların gölgesine bırakır. Diğer yandan, yalnızca doğrudan demokrasiye yaslanmak ise kurumsal çerçeveden kopuk, sürekliliği olmayan bir politika formu yaratır. Sözgelimi demokratikleşme, aşağıdan ve yukarıdan bu iki biçimin birbirine eklemlenmesiyle mümkündür.

İşte bu nedenle demokratik entegrasyon, hem seçimler ve parlamentolar aracılığıyla temsili siyaseti hem de yerel meclisler, taban örgütleri, kültürel kurumlar ve toplumsal hareketler aracılığıyla yerelden katılımı aynı anda kapsamak durumundadır. Temsili demokrasi ile doğrudan demokrasi arasında bu köprü kurulmadığı takdirde entegrasyon demokratik olmaktan uzaklaşır, sembolik temsil ya da marjinal taban örgütlenmelerine dönüşerek devrimci dinamizmini kaybeder.

Bu bağlamda, demokratik sosyalizm fikrini çağırmak gerekir. Çünkü sosyalizm ve demokrasi birlikte ilerlemek zorundadır. Demokrasi olmadan sosyalizm otoriterleşir; sosyalizm olmadan demokrasi sınırlı kalır.[viii] Demokratik entegrasyon, bu diyalektiği somutlaştırır. Kürt meselesi açısından düşünüldüğünde temsili demokrasi ile doğrudan demokrasi arasında kurulan bu köprü, bir yandan merkezi mecliste güçlü temsil, diğer yandan yerel meclisler, kadın, gençlik, LGBTİ+ ve meslek örgütleri, kültürel ve insan hakları dernekleriyle devletin karar mekanizmalarıyla bütünleşmesi anlamına gelecektir. Böylece devlet tarafından çeşitli baskı ve sömürü yöntemleriyle dışlanmış topluluklar, amiyane tabirle siyasi temsilin sırtında ancak aşağıdan politika üreterek bu temsili şekillendiren, temsil aracılığıyla politik varlığını sevk ve idare edebilen, aynı zamanda varlığını koruyan sahici bir nitelik kazanır.

Burada haklı bir soru belirir: Devlet yekpare bir görünüm sergilerken demokratik sosyalizm fikriyle temsili ve doğrudan demokrasiyi bir arada pratiğe dökmek ve bunu devleti demokratik dönüşüme zorlayacak bir güç olarak organize etmek nasıl mümkün olur?

Entegrasyon kavramı tek başına düşünüldüğünde doğuracağı en büyük risk devletçiliğe saplanmaktır. Buna, hem tarihsel hem de güncel bir örnek olarak sosyal demokrasinin yaşadığı bunalımda rastlamaktayız. Devletle bütünleşmiş ancak hem bürokratik olarak hantallaşmış hem de devlet tarafından içerildiği için tabandan etkileşimi sağlayamadığından dolayı dönüştürücü özünü kaybetmiştir. Kapitalist güçlerin taarruzuyla faşistleşme süreçlerine teslim olmuş ve kelimenin tam anlamıyla devlet tarafından içerilmiştir. Sosyal demokrasiye kurulmuş olan bu tuzak, devletle entegrasyon sürecini yaşayan tüm güçler için yukarıdan sınırlı reformlara ya da devletin sertleşmiş çekirdeğine teslim olma gibi endişe verici sonuçlar yaratabilecektir. Ancak buna karşılık radikal dönüşümü hedefleyen güçler açısından tabandan dinamizm sağlandığı, yukarıdan ise temsilin buna uyumlu adımlar attığı takdirde devlet içerisindeki güç çelişkilerinden “iktidar boşlukları”nda konumlanma ya da ortaya çıkan “çatlaklarda ilerleme” imkânı yaratılacaktır.

Adına devlet denilen olgu belirli bir sınıfın hakimiyetinde ilerleyen kurumsal bir aygıt değildir. Geniş anlamıyla devleti belirli güçlerin iktidar etrafında konsolide olduğu ve bunun bir denge yoğunlaşması yarattığı alan olarak düşününce, devletin belirli tarihsel momentlerde çelişkiler üreterek iktidar boşlukları yaratabileceğini söylemek mümkündür. Belirli tarihsel momentlerde oluşan krizlerden kaynaklı boşlukları doldurmak içinse radikal dönüşümü esas alan güçleri göreve çağırır. Demokratik entegrasyonun tam karşıtı olan “tekçi asimilasyon” ise iktidar boşluklarını “tek kimlik, tek bayrak, tek vatan” gibi vurgularla kapatma arayışındadır. Devletçilik ise aynı boşluğu bürokratik hantallıkla doldurma eğilimindedir. Demokratik entegrasyonun kalıcı olabilmesi için iktidar boşluklarının açık tutulması, toplumsal farklılıkların sürekli görünür kalması gerekir. Bu, demokratik entegrasyonu yalnızca bir “bütünleşme” değil, çoğulluğun daimi olarak temsil edilmesi süreci haline getirir.

Ancak politik mücadele, yalnızca sürekli müzakere ve dengelerden ibaret değildir. Devrimci momentlerde radikal kopuşlar da mümkündür. Bu durum, demokratik entegrasyonun karşılaşacağı devletçilik riskine karşı bir hatırlatmadır. Entegrasyon süreci, devlete tam bağımlılık haline gelirse, devrimci dinamizm kaybedebilir ve pasifleştirici bir yola sapılabilir. Oysa demokratik entegrasyon kimlikleri görünmez kılmadan ve halk inisiyatifini bürokratikleştirmeden ilerlediğinde sahici bir demokratikleşme sağlar. Bu bağlamda, demokratik entegrasyon, asimilasyon ve devletçilik tuzaklarına karşı dikkatle savunulmalıdır.

Asimilasyona karşı çoğulluğun tanınması, devletçiliğe karşı taban örgütlenmelerinin korunması ve radikal momentlere açık bir siyasal dinamizmin sürdürülmesi, entegrasyonun sürdürülebilirliğini güvence altına alır. Böylece entegrasyon, kimliklerin varlığını yok etmeyen, devletin tekçi reflekslerini dönüştüren ve halkın kendi inisiyatifini devre dışı bırakmayan bir süreç haline gelir. Bu model, Kürt meselesi gibi örneklerde entegrasyonun hem sahici hem de kalıcı olabilmesi için kritik öneme sahiptir.

Devletçilik ise uzun süreçlerde devletleşmiş grupların iktidar boşluklarını kapatma ve konsensüsü koruma adına otoriter eğilimler, darbe girişimleri ve milliyetçi baskılarla demokratik entegrasyon sürecini akamete uğratmaya çalışır. Ayrıca sol hareketler açısından da devletleşme süreçleri otoriter sonuçlar yaratabilir. Demokratik entegrasyon sürecinin demokratik bağının kopması ya da bundan uzaklaşma, bir yandan devletin tekçi reflekslerini koruması diğer yandan sosyalist hareket açısından otoriterleşme gibi sonuçlar yaratabilir. Dolayısıyla entegrasyon, taban örgütlerini, yerel katılım mekanizmalarını, komünleşmiş mekanizmalar olarak güçlendirerek gerçekten demokratik sosyalist bir mantıkla işleyebilecektir.

Politik Strateji Olarak Komün

Komün, devletin alanı içinde tükenmeyen, hasletiyle devlete yabancı olanı tanımlar. Yani, daha önce varlık ve oluş diyalektiği içinden açıklanan, sistemin varlığıyla mücadeleye zorladığı ve kimliklendirmeye direnen ve kendi kimliklenmesini özgürleşme içinden kuran siyasal toplamın adıdır. Dolayısıyla komün, kendiliğinden olarak devletin karşısında tarihin sahnesine çıkmaz.

Daha açık bir ifadeyle komün, eklendiği her kavramı kendiliğinden devrimcileştirmez[ix], devletin karşısında konumlandırmaz.

Tam tersi bir örnek olarak Avrupa’da ulus-devletlerin inşasında şehir komünlerinin inkâr edilemez bir rolü mevcuttur. Hala, komünler adıyla anılan idari birimler, ulus-devlet bedeninde bulunur.

Dolayısıyla komün, yalnızca bir ek, bir idari niteleme olarak düşünüldüğünde ve bu adla yaşanan tüm deneyimleri kapsamaya çalıştığında boşluğa düşer. Ancak komün, politikanın siyasetten, topluluğun devletten ayrımını çizmenin kavramı olarak devreye girer. Bu anlamda komün, yalnızca idari anlamıyla değil zihniyet anlamıyla farklılaşmanın altını çizer. Özetle, geniş anlamıyla devletin içindeki güç mücadelelerine uzaktan müdahale eden, yalnızca ona eklenmeyen politikanın adıdır.

Burada dikkatlerin çekilmesi gerektiği bir diğer nokta, komünün devlete nispet edilerek kurulması, onun nazarında pozisyon tutması gibi bir okumanın yapılmadığıdır. Aksine komün, devletten bağımsız bir tarihe, iç zenginliğe ve politik stratejiye sahiptir. Yani komün, devletin alanı içinde ortaya çıkmayan, kendinden doğru özerkliğini kuran mücadelelerin, devletin karşısında kurulan tikelliğidir. Daha somut bir ifadeyle, çeşitli mücadelelerin, kendi dinamikleriyle kurmaya çalıştığı politik stratejilerinin, devletin karşısında konumlandırılmasıyla ortaya çıkan pozisyonun adıdır.

Dolayısıyla komün ve demokratik entegrasyon arasında açık bir ayrım mevcuttur. Zira demokratik entegrasyon geniş anlamıyla devletin alanı içinde, nazaran ve nispetle kurulan pozisyonlar kümesidir. Bu anlamıyla, aşırı bir eğretilemeyi göze alarak demokratik entegrasyonun bağımsız bir stratejisi yoktur diyebiliriz. O, her anlamıyla ya devletle nispet içinden ya da komünün stratejisi içerisinde devlete nazaran pozisyon alır. Daha açık bir ifadeyle, komün ve kongre yapılarının, tabandan genişleyen ağların kendi politika alanı içerisinde oluşturduğu stratejinin, başka bir alanda sorumluluğunu üstlenir. Ancak, asli aktör ya da bağımsız alan olmadığından, her zaman bağımlı, ikincil bir yerde durur.

Komün ise, kendi bağımsız tarihi içinden, iç birliğini farklılıkları koruyarak kurmaya çalışır. Yani, bu hem politik, stratejik, taktiksel farklarıyla komünün içinde olan mücadelelerin eşgüdümü, koordinasyonu demektir hem de bu eşgüdümün komünün dışına havale edilmemesi anlamına gelir.

Ancak, bildiğimiz üzere komün, kendi doğasında, yani yalnızca tabandan gelişmesiyle, ya da bağımsız tarihinden şekillenmesiyle devrimci olmaz. Aksine, komünün belirli bir politik strateji içerisinde ayrımlarını geliştirmesi gerekir.

Dolayısıyla komünün stratejisi yalnızca komünün unsurları arasındaki eşgüdümlülüğün örgütlenmesinin ötesine geçmesi gereken bir başka siyasallığı varsaymak zorundadır. Diğer bir ifadeyle, devlete karşı komün, stratejinin çokluğa terk edilmesi de değildir.[x]

Komün, devletin yurttaşlığı karşısında, başka bir politik bedenin örgütlenmesidir. Bu anlamda politikanın toplumsal olanla birlikte düşünülmesi, toplumun başka bir politika içerisinden yeni bir bedende sahneye çağırılmasıdır. Bu noktada komünün stratejisi, komünü bir strateji olarak kuran politikanın içinde var olur. Dolayısıyla komün ne yalnızca kendi kavramı içinde ne de yalnızca aşağıdan siyaset anlamında politikanın alanını kapsar. Aksine hem kavrama dair bir müdahale hem de siyasete yön veren bir politikanın stratejisi olacak şekilde bir müdahaleyi içerir.

Devlet ve Komün arasındaki ilişki

Devlet ve komün, modern siyasal düşüncenin en temel sorunsallarından birini oluşturur. Bu ilişkinin nasıl kurulacağı, sosyalist strateji tartışmalarının da yönünü belirlemiştir. Uzun yıllar boyunca bu tartışma indirgemeci bir yaklaşımla ya devletin tamamen tasfiyesi ya da komünün devletin yerine ikamesi olarak düşünülmüştür. Oysa hem tarihsel deneyimler hem de kuramsal tartışmalar, bu iki ucun da yetersiz kaldığını ve çoğu zaman otoriter, bürokratik ya da marjinal sonuçlar ürettiğini göstermiştir. Buradan hareketle devlet ve komün ilişkisini, yalnızca ikame ve yok etme mantığıyla değil; çelişki, çatışma ve antagonizmanın kurucu niteliği üzerinden yeniden düşünmek gerekir.

Devlet ve komün, birbirlerini tümüyle ortadan kaldıramayan, birbirlerine indirgenemeyen ve kapatılamayan iki alan olarak konumlanır. Bu nedenle stratejik düzlemde ortaya çıkan temel görev, bu iki alan arasındaki gerilimi yok etmeye çalışmak değil, bu gerilimi yaratıcı ve dönüştürücü bir biçimde yönetmektir. Burada öne çıkan kavram demokratik entegrasyondur. Demokratik entegrasyon, komünün varlığını ve özerkliğini korurken, aynı zamanda devleti de çoğulculuk ve demokratikleşme yönünde dönüştürmeyi amaçlayan stratejik bir yaklaşım olarak öne çıkar.

Bu yaklaşım, birkaç temel ilkeye dayanır. Birincisi, devletin tekçi reflekslerinin kırılması ve içsel çelişkilerinin toplumsal çoğulluk lehine dönüştürülmesidir. Devlet, salt bir baskı aygıtı değil, farklı toplumsal güçlerin karşılaşma alanıdır. Dolayısıyla toplulukların varlıklarını koruyarak bu alanın içine dahil olmaları, devleti dönüşüme zorlar. İkincisi, temsili demokrasi ile tabandan gelen doğrudan demokrasi arasında kalıcı bir köprünün kurulmasıdır. Temsili kurumların halk iradesini yansıtmadığı, taban örgütlenmelerinin ise kurumsal çerçeveden koparak marjinalleştiği koşullarda, sahici bir demokratikleşmeden söz edilemez. Demokratik entegrasyon, bu iki düzlemi birbirine eklemleyerek halkı hem seçimler aracılığıyla hem de gündelik siyasette özne haline getirir. Üçüncüsü ise, sürecin dinamik tutulması ve kritik tarihsel momentlerde radikal adımların atılabilmesidir. Demokratik entegrasyon, durağan bir uyum süreci değil, gerektiğinde radikal dönüşümlerle beslenen bir demokratikleşme hattıdır.

Bu ilkeler, aynı zamanda entegrasyon sürecinin risklerini de görünür kılar. Asimilasyon, demokratik entegrasyonun en büyük tehdididir. Farklılıkların görünmez kılınması ya da eşit yurttaşlık adı altında eritilmesi, süreci sahici olmaktan uzaklaştırır. Devletçilik ise ikinci büyük risktir. Entegrasyonun halk inisiyatifi yerine devletçi ve bürokratik mekanizmalara sıkışması, sürecin dönüştürücü özünü kaybettirir. Üçüncü risk, otoriter karşı-hamlelerdir. Demokratikleşme girişimleri, milliyetçi tepkiler, darbe tehditleri ve güvenlikçi reflekslerle kolayca sekteye uğratılabilir. Dördüncü risk ise pasifleştirmedir. Entegrasyon, reformlarla sınırlı kalıp dönüştürücü kapasitesini kaybederse, halkın taleplerini susturan bir mekanizma haline gelebilir. Bu risklerin aşılması, demokratik entegrasyonun hem sahici hem de sürdürülebilir bir süreç olmasını sağlar.

Bu çerçevede devlet ve komün ilişkisini düşünmek, yalnızca teorik bir alıştırma değil, doğrudan siyasal stratejiyle ilgili bir görevdir. Devlet ve komün arasındaki antagonizma, ne mutlak bir yok etme mücadelesi ne de bir uzlaşı zeminiyle çözülebilir. Aksine, bu antagonizma stratejinin temel zemini olarak kabul edilmeli, toplulukların devletle ilişkilenme biçimi bu gerilimin farkında olarak şekillendirilmelidir. Demokratik entegrasyon, bu noktada hem koruyucu bir kalkan hem de dönüştürücü bir siyasal hat işlevi görür. Koruyucu yönüyle komünün devlet tarafından yutulmasının önüne set çeker. Dönüştürücü yönüyle ise devleti çoğulculuk lehine yeniden şekillendirir.

Sonuç itibariyle, sosyalist stratejinin geleceği açısından devlet ve komün ikilemini demokratik entegrasyon perspektifinden düşünmek büyük önem taşır. Bu yaklaşım ne asimilasyon ne de kopuş süreçlerini tanımlar. Devletin içsel çelişkilerinde ilerleyen, çoğulluğu kurumsallaştıran ve gerektiğinde radikal momentlerden beslenen bir demokratikleşme süreci olarak tanımlanır. Demokratik entegrasyonun sunduğu bu stratejik yol, yalnızca Kürt meselesi gibi güncel sorunlara değil, toplumsal mücadelelerin tamamına uygulanabilir bir yönelim sunar. Devletin dönüşümü ile komünün özerkliğinin birlikte korunabileceği, çoğulluğun kalıcılaşacağı ve demokrasinin sürekli açıklık içinde yeniden üretileceği bir gelecek, bu yaklaşım sayesinde mümkün görünmektedir.


[i]Aslında bu ayrım, Türkçede politika ve politik olan, siyaset ve siyasal olan, politika ve politik olarak yapılmaktadır. Ancak ayrım böyle ortaya konduğunda, aslında ya sadece zamansal bir ayrım yapan Schmittyen gelenek ya da ikisi arasında kesin bir ayrım çizen radikal demokratik gelenek anlaşılmaktadır. Ancak bizim buradaki ayrımımız ne zamansal ne de yalnızca ayrımsaldır. Bu noktada, daha sonrasında da görülebileceği üzere düzeyler arasında bir fark ayırt edip, bu farkla tekrar iki kavramı bir arada düşünmek için, ve dolayısıyla tamamen pratik bir sebeple, bu iki kavramın sürekli bir bakışıma sahip olacak olması sebebiyle ayrımı bu şekilde yapmayı uygun bulduk. Yani ne sadece zamansal bir fark, devletin temerküz etmesi öncesine rastlayan siyasal olan, ne devletin tamamen dışına çıkması itibarıyla siyasal olan ne de iki tarzın mutlak ayrımına yaslanan bir çizgidense, politikanın siyasetten ayrımlarıyla yeni bir birlik kurmasını düşünen bir düzey ayrımı yapıyoruz.

[ii] Esasen Mouffe, yukarıda açıkladığımız ayrıma yakınlaşan bir tanım veriyor. Siyasalı antagonizmanın alanı olarak görürken, siyaseti ise bu antagonizmanın birlikte yaşanacak şekilde çözülmesini anlıyor (ChantalMouffe, Siyasal Üzerine (2010), İletişim Yayınları, Çev. Mehmet Ratip s.16).Ancak biz Mouffe’tan farklı olarak siyaseti, siyasaldaki çelişki ve antagonizmaların agonizmaya doğru itilmesi olarak okumuyoruz. Tam da bu sebeple siyasal kavramının yerine politikayı geçirerek, antagonizmanın bir alandan diğer alana transferinin mümkün olmadığını, bu iki kavramın antagonizması içinden düşünmek gerektiğini vurguluyoruz. Schmittçi terimlerle ifade edersek, düşmanlığın her zaman gerçek bir çatışma ihtimalini içerdiği sürece var olacağını, antagonizmadan harmoni üreten siyasetin yalnızca bir depolitizasyon hamlesi olduğunu vurguluyoruz. Tamamen başka bir yazının konusu olabilecek bu ayrımla, yani siyasal kavramını kullanmak yerine politika kavramını kullanarak, Mouffe ve bu çerçeveye yerleşen tartışmanın, antagonizmayı agonizmanın arkasına takmasının karşısında, antagonizmanın önceliğini koyuyoruz.

[iii]Mao’nun Halk İçindeki Çelişkilerin Doğru Ele Alınması Üzerine metninde yaptığı halk ve düşman tanımının konjonktürelliği aşikardır. Bu, belirli bir ön varsayımın yansımasına dayanan değil, mevcut konjonktürün çelişkilerini okuyan ve adlandıran bir yöntemdir.

[iv]Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, (2025).

[v]Geniş anlamıyla devlet ve dar anlamıyla devlet ayrımını, devletin alanı ve devletin sert çekirdeği arasındaki ayrımı kapsayıcı bir şekilde yapmak için kullanıyoruz. Bununla ne devletin devlet iktidarına ne de devlet iktidarının devlete indirgenemeyeceğini vurguluyoruz. 2.“Devletin gerçekten de kendine özgü bir maddi çatısı vardır ve bu çatı hiçbir zaman yalnızca siyasi egemenliğe indirgenemez: devlet aygıtı denen o özel ve giderek korkutucu şey, devlet erki içinde tükenmez. Ama siyasi egemenliğin kendisi de devletin kurumsal maddiliği içinde kayıtlıdır. Eğer devlet, tüm aksamıyla egemen sınıflar tarafından üretilmediyse, onlar tarafından sadece ele geçirilmiş de değildir: Devlet erki (kapitalist devlette burjuvazinin erki) bu maddilik içinde çizilmiştir. Devletin bütün edimleri siyasi egemenliğe indirgenmez, ama yine de onun kurumsal izlerini taşır.”(Nicos Poulantzas; Devlet, İktidar, Sosyalizm, Epos Yayınları, 2006, Çev; Turhan Ilgaz, s. 14).

[vi] 13.“Devlet aygıtı, kendi içinde tarafsız (kutupsuz) bir nesne ya da yapı değildir, yani sınıf gücünün şekillenmesi kendini yalnızca ‘devlet gücü’ tarzında gösterebilir. Devlet gücünü niteleyen ilişkiler, aygıtların yapısını da kaplarlar, çünkü devlet bir yerde güçler dengesinin yoğuşmuş halidir. Devletin bizzat bu özelliği, yani bir ilişki olması ve bu yüzden sınıf çelişkilerine sahne olmasıdır ki, devlet aygıtlarına ve bunlarla ilgili uygulayıcılara kendilerine has bir rol dağıtır ve bu rolü oynayabilmelerini sağlar. (…) Dahası, devlet gücünün işçi sınıfını eline geçmesi durumunda bile, burjuva devleti kendiliğinden sosyalist devlete yol açmaz (‘devlet sosyalizmi’ hayalleri). Çünkü burjuva devleti aygıtlarının özgül ağırlığı ve rolü, kendi öz yapısı içinde, daima böyle bir şekil değişikliğine direnme biçiminde dışavurulur.” (NicosPoulantzas, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da Geçiş Süreci (1981), Belge Yayınları, Çev. B. Yılmaz, s. 73).

[vii]Rosa Luxemburg, Rus Devrimi Yazıları (2009), Yazılama Yayınları, çev. Cangül Örnek, s. 55-56.

[viii]Poulantzas, Devlet İktidar Sosyalizm, (2006),Demokratik Bir Sosyalizme Doğru.

[ix]Karl Korch, Revolutionary Commune, https://www.marxists.org/archive/korsch/1929/commune.htm

[x]“Kürtlerin özgürlük ve demokrasi ihtiyacı çok günceldir. Artık varlık sorunumuz yoktur. Herkes Kürt varlığını kabul ediyor. Dolayısıyla artık varlık savaşı verilemez. Mesele özgürlüktür, mesele demokrasidir. Kürtler nasıl demokratik bir toplum olacak? Nasıl özgür olacaklar? İşte kadro öncülüğü burada büyük bir yer tutacaktır.” Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, 2005.

Kaan A. Korkmaz kimdir?
18 Ocak 1997 İstanbul doğumlu. AİBÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini aldı. ‘Althusser’in Machiavelli Okuması’ başlıklı teziyle Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisansını bitirdi. Siyaset bilimi ve siyaset teorisi üzerine bağımsız araştırmalarını sürdürüyor.

Kemal Taylan Abatan kimdir?
6 Ağustos 1990 İstanbul doğumlu, kökleri Mardin’dedir. Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü’nde gördü. Yüksek lisans derecesini Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda neoliberalizmin fikirsel temelleri üzerine yaptığı siyaset felsefesi tez çalışmasıyla aldı. Özel sektörün ardından bir süre Aryen Yayınları’nda serbest zamanlı editörlük yaptı ve bu süre zarfında çeviri kitapların yayımlanmasına katkı sundu. Akabinde çeşitli sivil toplum kuruluşlarında araştırmacı olarak çalıştı. 19 ve 20. yüzyıl Ortadoğu ve Türkiye tarihleri, Kürt çalışmaları, Ortadoğu siyasetiyle birlikte Türkiye iç-dış siyaseti ve politik teoriler üzerine araştırmalarını sürdürüyor.

Share. Twitter Email WhatsApp Copy Link
Previous ArticleKÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*
Next Article 2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

Benzer Yazılar

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

Sosyal Medya Hesaplarımız
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube 1.4K
  • TikTok
Editörün Seçtikleri
Mir Ali Koçer

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

By Mir Ali Koçer01.04.2026

Orta Doğu, Mart 2026 itibarıyla tarihinin en karmaşık ve tehlikeli dönemlerinden birini yaşamaktadır. 28 Şubat…

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

29.12.2025

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025
Öne Çıkanlar

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

14.09.2025
Son Yazılarımız
  • ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK
  • 2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU
  • DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
  • KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*
SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
Bu sitenin tasarımı dipolmedya.com tarafından yapılmıştır.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.