• ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
  • ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
Home»Mir Ali Koçer»ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

0
By Mir Ali Koçer on 01.04.2026 Mir Ali Koçer
Paylaş
Twitter Email Copy Link WhatsApp
MİR ALİ KOÇER

Orta Doğu, Mart 2026 itibarıyla tarihinin en karmaşık ve tehlikeli dönemlerinden birini yaşamaktadır. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak askeri operasyon başlatmasıyla tırmanan gerilim, bölgenin tamamını derinden etkileyen tam ölçekli bir savaşa dönüşmüştür. Bu dosya, ABD-İsrail-İran savaşının seyrini, Gazze’deki insani krizin güncel durumunu, Körfez ülkelerindeki ekonomik ve diplomatik yansımaları ile bölgede şekillenmekte olan yeni siyasi dengeleri kapsamlı biçimde ele almaktadır.

Bilhassa Mart ayında Orta Doğu özgülünde vuku bulan gelişmelere odaklanmış olan bu dosya, gelecekteki siyasi devinimlere de ışık tutmaya çalışıyor. Zira yaşanan gelişmeler, sadece askeri boyutuyla değerlendirilmeyecek kadar derindir. Enerji piyasaları, insani krizler, uluslararası diplomasi ve bölgesel jeopolitik denge açısından da dünya gündemini derinden sarsmaktadır.

ABD-İSRAİL-İRAN SAVAŞI: 30 GÜNÜN ANATOMİSİ

Savaşın Başlangıcı ve İlk Operasyonlar

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak askeri harekâtı başlatmasıyla Orta Doğu, 21. yüzyılın en büyük askeri çatışmalarından birinin sahnesine dönüştü. ABD Başkanı Donald Trump, söz konusu operasyonların İran’ın füze programını tamamen ortadan kaldırmayı, deniz gücünü etkisiz kılmayı, ülkenin nükleer silah edinmesini kalıcı olarak engellemeyi ve bölgedeki militan gruplara kaynak aktarımını durdurmayı hedeflediğini açıkladı.

İlk günlerde gerçekleştirilen saldırılarda eski dini lider Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey İran yetkilisi hayatını kaybetti. Bu gelişme, İran’ın liderlik yapısını derinden sarstı ve iç siyasi dengeleri alt üst etti. İran Anayasa Uzmanları Meclisi, yeni bir Yüce Lider belirlenmesi için acil toplantı çağrısı alırken ülke olağanüstü bir belirsizlik ortamına girdi.

Savaşın Genişlemesi ve Karşılıklı Misilleme Sarmalı

İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşılık Irak’taki Erbil Havalimanı’ndaki ABD üssüne, ardından Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’deki ABD askeri tesislerine yönelik füze saldırıları başlattı. Hizbullah da kuzeyde İsrail’e yönelik kapsamlı saldırı dalgaları düzenledi. Hayfa başta olmak üzere kuzeydeki birçok İsrail kentinde ciddi hasar meydana geldi. İsrail medyası, ülkenin kuzeyindeki elektrik şebekesinin de bu saldırılardan nasibini aldığını bildirdi.

İsrail, 10-19 Mart tarihleri arasında İran’ın Güney Pars doğal gaz sahasını, Tahran’daki enerji altyapısını ve bilimsel tesisleri hedef alan kapsamlı saldırılar gerçekleştirdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, nükleer tesislerin ve bir üniversitenin de bu saldırılardan etkilendiğini açıkladı. 30 Mart itibarıyla İsrail’in İran enerji tesislerini füzelerle hedef almasıyla Tahran’da geniş çaplı elektrik kesintileri yaşandı.

Savaşın üçüncü haftasında İran, bir ABD AWACS uçağını ve bazı insansız hava araçlarını düşürdüğünü duyurdu. ABD Merkez Komutanlığı bazı iddiaları reddederken, bölgede gerginliğin tırmanmaya devam ettiği görüldü. Pentagon, operasyonların sürdürülmesi için Kongre’den 200 milyar dolarlık ek ödenek talebinde bulunduğunu duyurdu.

Diplomatik Kanallar ve Ateşkes Arayışları

Savaşın 26. gününde Trump’ın ‘müzakere açıklaması’ gündeme düştü. İsrail basını, Trump’ın 28 Mart’ta ateşkes ilan edebileceği yönünde tahminler yürütürken, İran Dışişleri Bakanı Arakçi, geçici ateşkes değil kalıcı savaş sonu istediklerini vurguladı. İran tarafı ayrıca ABD ile doğrudan müzakere yürütmediğini ama üçüncü taraflar aracılığıyla bazı fikirlerin üst makamlara iletildiğini belirtti.

19 Mart’ta Riyad’da gerçekleştirilen acil bölgesel toplantı, diplomatik sahadaki en somut adımlardan birini oluşturdu. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Ürdün, BAE, Bahreyn, Pakistan, Suriye, Katar, Kuveyt, Lübnan ve Mısır’ın dışişleri bakanlarıyla bir araya gelerek ortak bir açıklama metni yayımladı. Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin öncelikle ateşkes ardından ise kalıcı bir diplomatik çözüm talep ettiğini ifade etti.

GAZZE: DONDURULMUŞ ATEŞKES VE DERİNLEŞEN İNSANİ KRİZ

Ateşkes Süreci ve İhlaller

Ekim 2025’te yürürlüğe giren üçüncü Gazze ateşkesi, Mart 2026 itibarıyla fiilen askıya alınmış bir görünüm sergilemektedir. Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Heridi, ateşkesi ‘dondurulmuş’ olarak nitelendirerek İsrail’in Gazze’de askeri varlığını sürdürmeye devam ettiğini açıkladı. BM raporlarına göre ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana 651’den fazla Filistinli hayatını kaybetti.

BM Güvenlik Konseyi’nde Orta Doğu’daki gelişmeleri ele alan toplantıda sunulan rapor, Aralık 2025 ile Mart 2026 arasında Doğu Kudüs dâhil işgal altındaki Filistin topraklarında BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla bağdaşmayan çok sayıda ihlal gerçekleştirildiğini ortaya koydu. Batı Şeria’da bu süreçte 6 binden fazla konut biriminin inşasına izin verildiği veya onaylandığı belirtildi.

‘Sarı Hat’ ve Kalıcı Bölünme Tehlikesi

Gazze’nin orta kesiminde İsrail tarafından ‘sarı hat’ olarak belirlenen ayrım hattı, gündemin kritik bir maddesi hâline gelmiştir. İsrail gazetesi Haaretz’in aktardığına göre, yaklaşık 17 kilometre uzunluğunda beton bir bariyer inşa edilmiş ve hattın güvenliğini sağlamak amacıyla 32 askeri mevzi oluşturulmuştur. Bu gelişme, İsrail’in söz konusu geçici hattı zamanla kalıcı bir sınıra dönüştürmeyi planladığı yönündeki kaygıları derinleştirmektedir.

Uluslararası Filistin Halkı’nın Haklarını Destekleme Kurumu, İsrail’in bu adımlarla Gazze’nin yaklaşık yarısını fiilen ilhak etmeyi hedeflediğini ve uluslararası toplumun dikkati İran savaşına odaklanmışken yeni coğrafi ve siyasi gerçeklikler dayatıldığını öne sürdü. BM Gazze Barış Konseyi Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un İsrail’in kademeli çekilmesini ve Hamas’ın sekiz ay içinde silah bırakmasını öngören planı ise Filistin tarafından geniş çaplı bir reddiyeyle karşılandı.

HÜRMÜZ BOĞAZI VE ENERJİ KRİZİ

Dünya petrol ve LNG arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, savaşın en kritik stratejik kırılma noktalarından biri hâline geldi. Veri sağlayıcı Kpler’in açıkladığı verilere göre 4 Mart itibarıyla boğazdaki deniz trafiği yüzde 90 oranında geriledi. Uluslararası taşımacılık devleri Maersk ve Hapag-Lloyd, bölgedeki operasyonlarını askıya almak zorunda kaldı.

Bu gelişmeler üzerine ABD Başkanı Trump, ABD Donanması’nın tankerlerin boğazdan güvenli geçişini mümkün olan en kısa sürede güvence altına alacağını açıkladı. İran Dışişleri Bakanı Arakçi ise boğazın kendileriyle savaş hâlinde olan ülkelerin gemileri dışında tüm gemilere açık olduğunu, ancak ABD savaş gemilerinin boğaza girmesi durumunda gerilimin daha da tırmanacağına dair bir uyarı yaptı.

İran, Hürmüz Boğazı üzerinde münhasır egemenlik talep ettiği ateşkes teklifini de gündeme getirdi. Bazı raporlar, İranlı yetkililerin boğazdan geçen gemilere kalıcı geçiş ücreti getirecek bir yasa taslağı hazırladığını aktardı. Bu gelişmeler, uluslararası enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara neden oldu. Ham petrol fiyatları 19 Mart’ta 119 doların üzerine çıktı ve küresel borsalar sert değer kayıpları yaşadı.

KÖRFEZ ÜLKELERİ, SURİYE VE BÖLGESEL DİNAMİKLER

Körfez Ekonomileri Üzerindeki Baskı

Körfez ülkeleri, başlatmadıkları bir savaşın ekonomik ve güvenlik maliyetini ödemek zorunda kalmaktadır. Goldman Sachs’ın analizlerine göre Kuveyt ve Katar, savaşın Nisan ayına kadar sürmesi durumunda yıllık GSYİH’lerinin önemli bir bölümünü kaybedebilir. Suudi Arabistan ve BAE de bu süreçten ciddi ölçüde etkileneceği öngörülmektedir. Körfez’deki ABD askeri tesislerinin İran tarafından hedef alınması, bu ülkelerin stratejik konumlanmalarını da sorgulatmaktadır.

Suudi Arabistan, gerilimin tırmandığı bu ortamda dengeli bir tutum sergilemeye özen göstermektedir. Riyad, ne savaşa açıkça destek vermekte ne de İran’a yakın bir çizgiye çekilmektedir. İran’ın misilleme saldırılarında doğrudan hedef alınmamış olan Suudi Arabistan, savaşın bir an önce sona ermesi için arabuluculuk çabalarına katkı sunmaktadır.

Suriye: İstikrarsızlık Endişeleri Derinleşiyor

2024 yılı sonunda Esad rejiminin çöküşünün ardından geçiş sürecini yönetmeye çalışan Suriye, bölgede tırmanan savaştan olumsuz etkilenmektedir. Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, İsrail’in Suriye’deki istikrarı tehdit eden eylemlerde bulunduğuna dikkat çekerek bu durumu kaygı verici olarak nitelendirdi. Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Ürdün’ün dışişleri bakanlarıyla bölgesel güvenlik ve istikrara ilişkin görüşmeler gerçekleştirdi.

İsrail’in Suriye’nin güneyinde ilhak ettiği toprakları üzerine Lübnan’ın güneyindeki işgal alanlarını ekleyerek fiili yeni sınırlar çizmesi, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Irak hükümeti de ülke topraklarından Suriye’ye roket saldırısı düzenleyen unsurları yakaladığını açıklarken bölgenin istikrarsız yapısı tüm boyutlarıyla ortaya çıkmaktadır.

İsrail İç Siyaseti: Bütçe Krizi ve Toplumsal Gerilim

Savaşın sürdüğü bu dönemde İsrail, iç siyasi açıdan da çalkantılı bir tablo sergilemektedir. Savunma Bakanlığı’na 45,3 milyar dolar ayrılan ve toplam büyüklüğü yaklaşık 271 milyar dolara ulaşan tartışmalı bütçe, Mart 2026’nın son günlerinde İsrail Meclisi’nden 62’ye karşı 55 oyla geçti. Ana muhalefet lideri Lapid, söz konusu bütçeyi ‘ülke tarihinin en büyük hırsızlığı’ olarak sert bir dille kınadı.

Haredi (Ultra Ortodoks Yahudi) partilerinin, Yeşiva öğrencilerinin askerlikten muaf tutulmasına ilişkin yasa çıkarılmazsa bütçeye onay vermeme tehdidinde bulunması, koalisyon içindeki derin kırılmaları gün yüzüne çıkardı. Öte yandan Netanyahu ile ABD Başkan Yardımcısı JD Vance arasındaki gerginlik, iki ülke ilişkilerindeki sürtüşmenin boyutlarını gözler önüne serdi.

KÜRTLER: KIRILGAN BİR COĞRAFYADA VAROLUŞ MÜCADELESİ

Orta Doğu’da yaşanan çok boyutlu kriz, Kürt siyasi ve askeri güçlerini de derinden etkileyen bir süreç hâline gelmiştir. PKK’nin silah bırakma süreci, SDG’nin merkezi Suriye hükümeti ile demokratik entegrasyon süreci ve Güney Kürdistan’ın bölgesel konumu savaşın, diplomatik hamlelerin ve iç siyasi hesapların kesişiminde şekillenmektedir.

İran Savaşının Gölgesinde Yavaşlayan Süreç

2025 yılının ortasında Abdullah Öcalan’ın PKK’yi kendini feshetmeye ve silah bırakmaya davet etmesiyle başlayan ve ‘Barış ve Demokratik Toplum’ olarak adlandırılan süreç, Mart 2026 itibarıyla İran savaşının gölgesinde belirgin biçimde yavaşlamaktadır. ABD-İsrail-İran savaşının patlak vermesiyle süreç kritik bir boyutla karşı karşıya kalmıştır. İran’ın füze saldırılarının Güney Kürdistan’daki ABD üslerini alması ve henüz failleri kesinlik kazanmamış olan Barzani ailesinin iki farklı saldırı ile hedef alınması, PKK güçlerinin büyük bölümünün bu bölgede konuşlanmış olduğu gerçeğiyle birleşince silahsızlanmanın kısa vadede tamamlanması pratik olarak olanaksız hâle gelmiştir.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, bölgedeki gelişmelere atıfta bulunarak sürecin son derece kırılgan olduğunu ve ‘silahlar bırakılmadan yasa çıkarılamaz’ ile ‘yasalar çıkarılmadan silah bırakılamaz’ arasında sıkışan denklemin pratik karşılığının İran savaşıyla birlikte zayıfladığını kabul etmiştir. TBMM’deki İYİ Parti dışındaki tüm parti grupları sürecin genel hedefini desteklerken, doğrulama mekanizmalarının nasıl işletileceği konusundaki belirsizliği devam etmektedir.

Güney Kürdistan: Stratejik Baskı Altında Denge Arayışı

Güney Kürdistan Yönetimi, PKK’nin silah bırakma sürecinde ‘arabulucu’ rolünü üstlenmişti. KDP lideri Mesud Barzani, Erbil’de düzenlediği toplantıya hem Tom Barrack’ı hem de Mazlum Abdi’yi ev sahipliği yaparak ateşkes anlaşmasının ortamını hazırlamak için girişimlerde bulunmuştu. Barzanilerin Suriye’de KDP’ye yakın Kürt Ulusal Konseyi’nin (ENKS) de söz sahibi olmasını sağlamak için SDG-Şam entegrasyonunu desteklemesi, salt bir arabuluculuktan ziyade Erbil merkezli bölgesel Kürt liderliği kurma çabası olarak okunabilir.

İran’ın Irak’taki ABD üslerine yönelik füze saldırılarının Erbil’i de etkilemesi, Güney Kürdistan yönetimini kendisinin başlatmadığı bir savaşın güvenlik maliyetiyle baş başa bıraktı. KDP ile tarihsel rakibi YNK arasındaki iç rekabet, Güney Kürdistan’ın bu karmaşık denklemde bütünleşik bir tutum sergilemesini zorlaştırmaya devam etmektedir.

Güney Kürdistan’da Barzani Ailesine Yönelik Saldırılar

Son günlerde Güney Kürdistan’da Barzani ailesi ve peşmerge güçlerine yönelik iki kritik saldırı yaşandı. Saldırıların ilki 24 Mart 2026 tarihinde Soran’daki Peşmerge 7. ve 5. Tümen Karargahlarına düzenlenirken, ikincisi ise 28 Mart 2026 tarihinde Güney Kürdistan Başkanı Neçirvan Barzani’nin Duhok’taki konutuna düzenlendi. 6 balistik füzenin kullanıldığı ilk saldırıda 6 peşmerge yaşamını yitirirken, 30’u da yaralanmıştı. İkinci saldırıda ise İnsansız Hava Araçları (İHA/Drone) kullanılmış ancak can kaybı yaşanmamıştı. Saldırıların akabinde gelen siyasi tutumlar şöyle idi;

Mesud Barzani (KDP Lideri): Bu düşmanca saldırı gerekçesizdir. Komşuluk ilkelerine ve uluslararası hukuka aykırıdır.

KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği): Kürt halkı bu savaşın parçası değil.

KNK (Kürdistan Ulusal Kongresi): Amaç, güvenliği bozma ve kaos çıkarmaktır.

İran (24 Mart saldırısını üstlenmedi): 28 Mart saldırısında ABD/İsrail’i suçladı

Saldırıların olası aktörleri ve motivasyonuna ilişkin çeşitli analizler yapılsa da, resmî açıklamalarda saldırıların failleri net şekilde belirtilmedi. Ancak bu açıklamalarda şu hususlar dikkat çekti:

  • 24 Mart’taki peşmerge saldırısı: Yerel kaynaklar füzelerin İran tarafından fırlatıldığını bildirdi. İran, daha önce Güney Kürdistan üzerinden kendisine yönelik herhangi bir operasyon olması halinde “bölgedeki tüm resmi kurum ve tesisleri hedef alacağı” uyarısında bulunmuştu.
  • 28 Mart’taki Barzani konutu saldırısı: İran, saldırıyla ilgisini reddederek ABD ve İsrail’i sorumlu tuttu. Bu durum, bölgedeki karmaşık aktör haritasını gösteriyor.

Saldırılar, Güney Kürdistan’ın “savaşın dışında kalma” stratejisinin tam ortasında gerçekleşti:

  •  ABD ve İsrail’in baskısı: Washington ve Tel Aviv, İran’a karşı silahlı Kürt gruplarını sahaya sürmek istiyor.
  •  İran’ın tehdidi: Tahran, Güney Kürdistan’ın bu gruplara topraklarını kullandırması halinde “imha” ile tehdit ediyor.
  •  Güney Kürdistan’ın kırılganlığı: Rudaw’ın haberine göre, üst düzey bir Kürt yetkili, “Yüzlerce Şahid tipi drone engelleyecek hava savunma sistemimiz yok” diyerek askeri zaafiyeti itiraf etti.

Bu tablo, Barzani yönetiminin ABD ile İran arasında “tarafsız kalma” çabasının her iki taraftan da saldırıya maruz kalmasıyla sonuçlandığını gösteriyor.

Barzani ailesine yönelik saldırılar, ABD-İran savaşının “Kürt kartı” üzerinden oynandığı bir denklemde, Güney Kürdistan’ın “tarafsız kalamayacağı” yönünde gönderilmiş sert uyarılardır. Bu uyarıların sadece KDP ile sınırlı kalmayacağı, diğer Kürt güçlerini de kapsayacağı öngörülen analizler arasındadır. Saldırıların faili net olmamakla birlikte, İran’ın caydırma stratejisi ve ABD’nin Kürt grupları sahaya sürme planları arasında sıkışan Barzani yönetimi, askeri ve siyasi olarak en kırılgan dönemini yaşıyor. Barzani yönetiminin bu süreçte daha güçlü kalabilmesinin yolu ise, diğer Kürt güçleriyle yapacağı diplomatik ilişkilerden doğacak olan Kürt Birliği’nin sağlanması ile mümkün olacak gibi duruyor.

PJAK ve İran Kürtleri: Araçsallaştırma Planı Suya Düştü

PJAK ve İran’daki Kürt nüfusunun savaşta araçsallaştırılmasına yönelik senaryolar kamuoyuna sızdı. Times of Israel’in aktardığına göre, on binlerce Kürt savaşçının İran’ın kuzeybatısında ABD ve İsrail hava saldırılarının desteğiyle karadan harekât düzenlemesini öngören plan, PJAK ve diğer Kürt güçlerinin böyle bir planın parçası olmayacaklarına dair karşı açıklamalar yapmalarıyla suya düşmüştü. Trump ise kara kuvveti seçeneğini gündemde tutarken, Kürt güçlerini bu operasyona dâhil etmeyeceğini belirtti.

PJAK, savaşın kritik haftalarında aktif çatışmaya girmek yerine temkinli bir çekilme politikası izledi. Analistler bunu PKK’nin Türkiye ile sürdürdüğü müzakereler çerçevesinde değerlendirirken, PKK’nin Suriye’de ABD tarafından yalnız bırakılmasının ardından Kürt silahlı yapılarının çok boyutlu stratejik bağımlılığının ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne serdiğini vurgulamaktadır.

Kürt Jeopolitiğinin Yeniden Yapılanması: Genel Bir Değerlendirme

Tüm bu gelişmeler değerlendirildiğinde, Orta Doğu’daki Kürt siyasi coğrafyasının köklü bir dönüşüm geçirdiği görülmektedir. Suriye’deki özerk yönetimin demokratik entegrasyon süreci, PKK’nin silah bırakma sürecine girmesi ve İran cephesindeki Kürt planlarının akamete uğraması, onlarca yıl boyunca bölgesel sistemin kıyısında varlığını sürdüren silahlı Kürt politikasının artık kendine yeni bir konum bulmak zorunda kaldığına işaret etmektedir.

Bu tablo Kürt siyasi hareketleri için hem bir fırsat hem de ciddi bir tehdit barındırmaktadır. Türkiye’de sürecin başarıya ulaşması, Kürtlerin onlarca yıldır talep ettiği yasal ve kültürel güvenceler için gerçekçi bir zemin oluşturabilir. Ancak İran savaşının bölgesel istikrarsızlığı derinleştirdiği, ABD’nin taahhütlerini gözden geçirdiği ve Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinin belirsizliğini koruduğu bu ortamda, Kürt siyasi özgürlüklerinin geleceği her zamankinden daha fazla büyük güçlerin stratejik hesaplarına bağımlı görünmektedir. Dolayısıyla Kürtlerin iç birlik çabaları bu sürecin en dinamik devinimlerinden biri olacaktır.

ULUSLARARASI TOPLUMUN TUTUMU VE DİPLOMASİ

Uluslararası toplumun savaş karşısındaki tutumu parçalı bir görünüm arz etmektedir. Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier, savaşın uluslararası hukuka aykırı olduğunu açıkça dile getirirken, AB üyesi ülkeler çatışmaya doğrudan müdahil olmaktan kaçınmakta, bununla birlikte yükselen enerji fiyatları karşısında baskı altında kalmaktadır. Fransa ise İran Dışişleri Bakanı Arakçi tarafından savaşa ilişkin tek söz etmemekle eleştirildi.

Japonya ise bu dönemde dikkat çekici bir diplomatik girişimde bulunarak Başbakan Takaichi, Trump yönetimiyle ittifakı pekiştirme ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlama konusunda ABD ile temas kurdu. Japonya’nın enerji ithalatının büyük bölümünün bu boğazdan geçtiği göz önüne alındığında, Tokyo’nun endişesi anlaşılır bir gerekçeye dayanmaktadır. Öte yandan Türkiye, savaşın sona ermesi için yoğun diplomatik çaba yürütmekte. Cumhurbaşkanı Erdoğan düzeyinde çeşitli temaslar gerçekleştirmektedir.

İran Dışişleri Bakanı Arakçi Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin ateşkes teklifleri konusunda iletişim halinde olduğunu, ancak İran’ın geçici bir ateşkes değil kalıcı bir savaş sonu talep ettiğini vurguladı. Bazı analistler, çatışmanın yönetilemez bir noktaya taşınmasını önleyecek köklü bir mekanizmanın mevcut olmadığını hatırlatarak 2026’nın Orta Doğu için kriz yılı olmayı sürdüreceğini değerlendirmektedir.

SONUÇ: YENİ BİR ORTA DOĞU’YA MI?

Mart 2026’da yaşanan bu gelişmeler, Orta Doğu’nun güç dengelerini köklü biçimde yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir. İran’ın nükleer ve uzlaşma kapasitesinin zayıflaması, Hizbullah’ın ve Hamas’ın savaş gücünün sınırlarının test edilmesi, Körfez ülkelerinin jeopolitik hesaplarını derinden etkilemektedir. ABD Başkanı Trump’ın ‘koşulsuz teslimiyet’ retoriği, kalıcı bir çözümün önündeki engelleri derinleştirmektedir.

Bazı Batılı analistler, çatışmanın Ukrayna savaşına benzer bir kronik savaş görünümüne dönüşebileceğini öngörmektedir. Bu senaryoda bölge ülkeleri, hem ekonomik hem de siyasi açıdan yıpratıcı uzun soluklu bir sürecin içinde sıkışıp kalacaktır. Öte yandan İsrail’in Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye üzerindeki baskısını artırması, tek taraflı yayılmacı bir politikanın Filistin meselesini kalıcı bir kördüğüme dönüştürme tehlikesini de beraberinde getirmektedir.

Bölgesel güçler arasında gerçek anlamda bir koordinasyonun sağlanamaması, Birleşmiş Milletlerin bağlayıcı karar alma mekanizmalarının işlevsizliği ve küresel güçlerin savaşa müdahil olma konusundaki çekingen tutumu, Orta Doğu’daki krizin kendi iç dinamikleriyle derinleşmeye devam etmesine zemin hazırlamaktadır. Nisan 2026 ve sonrası, hem savaşın seyri hem de bölgenin geleceği açısından belirleyici bir eşik oluşturacaktır.

Share. Twitter Email WhatsApp Copy Link
Previous Article2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

Benzer Yazılar

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

Sosyal Medya Hesaplarımız
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube 1.4K
  • TikTok
Editörün Seçtikleri
Mir Ali Koçer

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

By Mir Ali Koçer01.04.2026

Orta Doğu, Mart 2026 itibarıyla tarihinin en karmaşık ve tehlikeli dönemlerinden birini yaşamaktadır. 28 Şubat…

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

29.12.2025

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025
Öne Çıkanlar

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

14.09.2025
Son Yazılarımız
  • ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK
  • 2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU
  • DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
  • KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*
SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
Bu sitenin tasarımı dipolmedya.com tarafından yapılmıştır.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.