• ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
  • ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
Home»Zelal Sadak»VASATIN İKTİDARI VE ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

VASATIN İKTİDARI VE ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

0
By Zelal Sadak on 06.04.2025 Zelal Sadak
Paylaş
Twitter Email Copy Link WhatsApp
VASATIN İKTİDARI VE ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI
VASATIN İKTİDARI VE ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

Bilmek, öğrenmek ve kavramak yalnızca bir çaba ve sorumluluk değil, aynı zamanda bireylerin ve toplumların olgunlaşma sürecinin en önemli aracıdır. Ancak günümüzde hakikate yaklaşma çabaları, yüzeysel kaynak alıntıları, kulaktan dolma bilgiler ve birbirini tekrar eden fikirlerle değersizleşiyor. Bu durum, bilgiye dayalı düşünmenin geriye itilmesiyle sadece tüketim odaklı ve düşünsel üretimden uzak bir toplum yapısının oluşmasına yol açıyor. İnsanlar, dünyaları hakkında gerçek bir anlayışa sahip olmadan geçici çözümler ve popülist söylemlerle politika üreten liderlere yöneliyor ve onları seçiyorlar. Demokrasinin kavramsal içeriğinin boşaltıldığı, halkın seçimlerde sadece kimi ve/veya kimleri ‘iktidar’ seçeceğini belirlemekle sınırlı bir mekanizmaya dönüşmesi, vasatlığın ve entelektüel boşluğun bir sonucudur.

Vasat her zaman vardı, fakat son yüzyılda olduğu kadar bu denli hâkim olmamış, örgütlü ve aleni bir şekilde haykırmamıştı. İnsanlar, üretmek ve düşünmek gibi güçlü silahları ellerinden alınmış bir şekilde, ne yapmaları gerektiğini her zaman onları yönetenlerden duymak isteyen bireylere dönüşmüş durumda. Vasatın iktidarı toplumun birçok alanına sirayet etmiş durumda. Artık siyasetçiler, üniversiteler, okullar, sanatçılar, sivil toplum örgütleri ve meslek kolları… Hatta yediğimiz, giydiğimiz ve soluduğumuz hava bile vasatlaştı. “Sen, beni yönetecek, eğitecek, düşündürecek ve haklarımı savunacak bir vasfa sahip değilsin?” diyenler hızla susturuluyor, vasat otoritenin etrafında toplanan kişiler tarafından toplumdan uzaklaştırılıyor ve cezalandırılıyor. Uzaklaştırma ve cezalandırma için kullanılan başlıca araçlar ise medya ve dijital platformlar. Yüzeysel bilgi tüketimi, sahte haberler ve tüketim odaklı düşünme tarzı, bireyleri derinliksiz yargılar oluşturmaya itiyor; bu da iktidarın pekişmesine yol açıyor.

Vasatın iktidarı kavramı, aslında siyaset felsefesinin en eski tartışmalarından birine dayanır: Yönetimin ehil olanlar tarafından mı, yoksa yeterli bilgi ve becerisi olmayan çoğunluk tarafından mı belirlenmesi gerektiği sorusu. Birçok düşünür, demokrasinin zaaflarını ve kitlelerin yönetimdeki rolünü sorgulamıştır. 19. yüzyılda Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi adlı eserinde demokrasinin güçlü yönlerini överken, aynı zamanda önemli bir tehlikeye dikkat çeker:

Çoğunluğun zorbalığı. Tocqueville’e göre, demokratik sistemde çoğunluğun tercihleri azınlığın özgürlüklerini baskı altına alabilir ve vasat bir kültürel seviyeye yol açabilir. Ortega’ya göre, demokrasi anlayışı zamanla yozlaşarak bir meritokrasi olmaktan çıkmış, kitlelerin sıradanlık kültürü tarafından ele geçirilmiştir. Eğitim ve entelektüel gelişim yerine, halkın popülist liderler etrafında toplanması toplumu vasatlığa sürükler. Ona göre, modern dünyada “kitle insanı” yönetimi devralmış ve verilen göreve karşı yeterlilik, bilgi, liyakat gibi unsurlar geri plana itilmiştir.

Konunun çok geniş olduğunu fark ediyorum, fakat ben konuyu daha dar bir çerçevede ele alıp Vasatın İktidarı‘nı, Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı teorisiyle ilişkilendirmeyi ve ahlaki-politik bir toplum olmanın sorumluluklarını tartışmayı planlıyorum.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kavramı, vasatın iktidarıyla derin bir ilişkiye sahiptir. Arendt, Adolf Eichmann’ın davasını incelediğinde, onun bir cani olmaktan ziyade sıradan bir Nazi komutanı, yani devletin sıradan bir bürokratı olduğunu gözlemlemiştir. Eichmann, emirleri yerine getirirken herhangi bir derin düşünceye, etik muhakemeye veya bağımsız eleştirel analize sahip olmayan bir figür olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda, kötülük ‘sıradan insanların’ bilinçsizce ve sorgulamadan sistemin çarklarına dahil olmasıyla mümkün hale geldiğini görür.

Arendt’in bu tespiti, vasatın iktidarıyla doğrudan ilişkilidir. Vasat yöneticiler ve popülist liderler, sistemin getirdiği genele uyumlanma ve eleştirel düşünce eksikliğini kullanarak kitleleri harekete geçirir. Halk, politik kararları ve onun sonuçlarını sorgulamak yerine, liderlerin sunduğu basit ve kısa vadeli politik manipülasyonlara kapılır. Bu süreç, bireylerin sorumluluk almasını engeller ve otoriterleşmeye, siyasi yozlaşmaya zemin hazırlar.

Arendt’in ortaya koyduğu bireyin düşünme kapasitesinden yoksun bırakılması, vasatın iktidarının en güçlü dayanaklarından biridir. Günümüzde birçok siyasi sistemde, ‘sıradan insanlar’ sadece prosedürlere uyan, sorgulamayan ve statükoyu kabul eden figürlere dönüşür ve bu, yönetim biçimini belirleyen temel unsurlardan biri haline gelir. Bu nedenle vasatın iktidarı sadece bir siyasi liderlik, yönetim sorunu değil, aynı zamanda bireylerin düşünsel ve etik sorumluluktan kaçışına dayanan bir toplumsal yapı sorunudur.

Bu noktada şu soruyu sormak önemli: Vasat toplumlar mı vasat liderler, iktidarlar ortaya çıkarır, yoksa vasat iktidar mı toplumu özgür düşünceden uzaklaştırıp vasatlaştırır? Bu soru, toplum ile iktidar arasındaki etkileşimi anlamak açısından çok önemlidir. Aslında iki yönlü bir süreçten bahsediyoruz:

Eğer bir toplum eleştirel düşünceden yoksunsa, entelektüel gelişime değer vermiyorsa ve popülist söylemlerle kolayca yönlendirilebiliyorsa, bu ortam vasat liderlerin yükselmesine zemin hazırlar. Eğitimi, politik toplum olmayı önemsemeyen ya da sorgulamayan bir toplum, kısa vadeli çözümler vaat eden popülist ve manipülatif liderleri tercih eder. Tarihte ve günümüzde bunun örneklerini görebiliriz: Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Arjantin’de Peron, Türkiye’de Erdoğan gibi liderler, toplumlarının ekonomik ve sosyal kriz dönemlerinde, kitlelerin duygusal taleplerini sömürerek iktidara gelmiştir. Türkiye’de 2001 Ekonomik Krizi’nde, Türkiye tarihinin en büyük finansal krizlerinden biri yaşanmıştı. Bankacılık sektörü çökmüş, birçok banka batmış, enflasyon %70’lere ulaşmış ve döviz kuru hızla artmıştı. Siyasi istikrarsızlık, 1990’lar boyunca koalisyon hükümetlerinin etkisiz yönetimiyle devam etmişti. Halk siyasete güvenini kaybetmişti. 2001 krizinden sonra koalisyon hükümeti dağılmıştı. Erdoğan ve AKP, bu krizlerin yarattığı hoşnutsuzluk üzerine iktidara geldi ve ilk yıllarında ekonomik büyüme, reformlar ve siyasi istikrar vaatleriyle destek kazandı.

Vasat liderler, toplumu kayıtsız ve sorgulamayan hale getirir ve iktidarlarını sürdürürler. İktidara gelen vasat liderler, sorgulamayı teşvik eden eğitim ve kültürel yapıları zayıflatır, medya ve eğitim sistemlerini kontrol altına alarak bireylerin eleştirel düşünme yetisini köreltirler. Propaganda mekanizmaları ve baskı araçlarıyla toplumun pasifleşmesini sağlarlar. Örneğin, Stalin’in Sovyetler Birliği’nde uyguladığı sansür ve propaganda, halkın bilinçli bir şekilde manipüle edilmesine neden olmuştu. Günümüzde bazı otoriter rejimler, medya üzerindeki baskılarıyla toplumu edilgen hale getirir. Türkiye’de baskı ve gözdağı ile eleştirel sesler yargı, güvenlik güçleri ve diğer baskı mekanizmalarıyla susturulur. Kutuplaştırma ile toplum “biz ve onlar” şeklinde bölünerek düşman algısı yaratılır, böylece kolektif bir sorgulama yerine bireyler birbirine düşman edilir. Ekonomik bağımlılık ile halk ekonomik olarak sosyal yardımlar adı altında devlete bağımlı hale getirilerek, muhalif tavır almaları zorlaştırılır. Bu süreçler otoriterleşmeye giden tüm rejimlerde görülen ortak dinamiklerdir.

Bu iki süreç birbirini besleyen bir kısır döngü yaratır. Kaygısız ve sorgulamayan toplumlar, ekonomik ve sosyal krizler içinde olan halk, kısa dönemli planlarla yola çıkarak kurtarıcı arar ve bu, vasat iktidarlar için büyük bir fırsat yaratır. Vasat liderler ise toplumu daha da kayıtsız ve sorgulamayan hale getirerek kendi iktidarlarını sürdürürler. Burada birey artık etik, vicdani ve politik değerlerini savunabilecek bir yurttaş olmaktan çıkmış olur.

Bu bağlamda, bürokrasinin katılığı ve bireyin sorumluluktan muaf kılınması ve bağımlı olması, Arendt’in ele aldığı temel meselelerden biridir. Bürokratik sistemler, emirleri yerine getiren bireylerin etik muhakemesini devre dışı bırakır; kuralların ve prosedürlerin mutlak belirleyici olduğu bir yapı inşa eder. Böylece kötülük, tek tek bireylerin bilinçli kararlarıyla değil, sistemin anonim işleyişi içinde sıradanlaşır. Günümüz otoriter rejimlerinde de bu mekanizma benzer bir şekilde işler: Bürokratik süreçler, bireyleri birer sorumluluk sahibi özneler olmaktan çıkararak onları mekanizmanın bir dişlisine dönüştürür. Karar alıcılar, “sadece kuralları uygulamak” ya da “devletin bekasını korumak” gibi söylemlerle etik sorumluluktan sıyrılırken, toplumun geniş kesimleri de bu durumu sorgulamadan kabullenmeye yönlendirilir.

Sonuç olarak, bireyler yalnızca yönetilen kitleler haline gelir ve siyasal sistemin ürettiği vasat liderler, sorgulamayan ve itaat eden bir toplumun desteğiyle ayakta kalır. Eleştirel düşüncenin engellenmesi ve şiddetin artması, sistemin sürdürülebilirliği için bilinçli bir strateji haline gelir. Eğitimden medyaya, hukuk sisteminden kamusal söyleme kadar pek çok alanda, bireylerin etik muhakemede bulunma yetisi köreltilirken, popülist liderler kendi meşruiyetlerini kitlelerin edilgenliği üzerinden inşa ederler. Günümüz Türkiye’sindeki iktidar, işte tam da burada devreye girmektedir.

Güç, bir kişiye veya dar bir kesime halk tarafından teslim edildiğinde bu ulus-devlet yapılarında ya da örgütlü mücadele kültüründe dar bir kesime teslim edildiğinde, kişi ve grupların nasıl bir güç zehirlenmesi ile en başta iddia ettiklerinden koparak, dar bir grubun menfi çıkarı üzerinden politikalar üretmeye başladıklarını görmekteyiz. Eğer güç, demokratik temeller üzerinden, yetkin, bilinçli ve liyakatla belirlenen kişilere bölünmezse, en iyi demokratik toplum paradigmasını kapsayan hangi siyasi parti ya da örgüt olursa olsun, sonuç aynı yere varacaktır: Vasatın iktidarı ve bu iktidarı besleyen sıradan kötülüğün örgütlülüğü…

Ve bu kişiler, gruplar ve iktidar yapıları artık, ortaya koydukları pratikler doğrultusunda eleştirilemez, sorgulanamaz hale gelir. Çünkü bu vasatlığın ve örgütlü kötülüğün en güçlü panzehiri, eşleştiren, sorgulayan, bilinçli ve vicdanlı etik ilkeleri bilen ve bunları dayatan insanlardır.

Bu bağlamda, Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı ile vasatlığın iktidarı arasındaki bağlantı nettir: Yönetim mekanizmalarının bireyleri edilgen hale getirdiği toplumlarda, etik ve eleştirel düşünce kaybolur, yerini sorgusuz itaate dayalı bir sistem alır. Ortadoğu’daki mevcut siyasal yapılar, vasatlığın iktidarını kurumsallaştırırken, halkın demokratik katılımını ve eleştirel düşünceyi zayıflatmaktadır.

Bugün Türkiye’de, vasat yönetimin ve örgütlü kötülüğün tüm toplumu esir almasının temel nedeni, başlangıçta yalnızca belirli kesimleri hedef alan politikaların giderek genişletilmesidir. Kürt politikaları üzerinden kurulan baskı ve şiddet mekanizması, şimdi herkesin hayatına dokunur hale gelmiştir. Yani, ‘ötekinin acısı’ toplumun, bizatihi kendi acısına dönüşmüştür. “Bana zarar vermez” yanılsaması ile otoriter yönetimler, baskıyı belirli bir grup üzerinde yoğunlaştırır. Toplumun geri kalanı, bu baskının yalnızca “öteki” olarak görülen kesimi hedef aldığını düşünüp sessiz kalır. Ancak baskı mekanizması, bir kez meşrulaştığında ve normalleştiğinde, sınırlarını genişletmeden duramaz çünkü doğasına aykırı olur genişletmemesi. Bu duruma Türkiye’den örnek verebileceğimiz pek çok referans bulunmaktadır: Kayyum politikası, önce Kürt belediyeleriyle başladı, ama sonra muhalif her belediye için bir tehdit haline gelmiş durumda. OHAL yetkileri, önce “terörle mücadele” bahanesiyle devreye sokuldu, sonra her türlü muhalefeti bastırmanın aracı oldu. Şu an da muhalif herkes terörist olarak tanımlanmakta.

Bugün, CHP belediyeleri ve belediye başkanlarına yönelik artan devlet şiddetini protesto eden yurttaşlara karşı uygulanan baskı, aslında uzun süredir süre gelen bir politik hattın devamıdır. Polise “neden tutukluyorsunuz, gidip teröristleri tutuklayın” diye seslenen bir söylem ise, farkında olmadan iktidarın yıllardır beslediği ayrıştırıcı ve popülist dilin besinidir. Bu dil ayrımı körüklerken, yıllardır maruz bırakılan kesimlerin yaşadığı hak ihlallerine dönük sessizliğin nasıl sıradanlaştığını da gözler önüne seriyor. Kürt gazeteciler, Kürt yayın organları hedef alındığında toplumun büyük bir kesimi sessizdi. O zaman da basın özgürlüğü çiğneniyordu, ama çoğu kişi bunu görmezden geldi. Şimdi ise aynı baskı mekanizması genişleyerek tüm muhaliflere yönelmiş durumda: demokratik haklarını kullanan televizyon kanalları bir bir susturuluyor, ekranları karartılıyor, gazeteciler hiçbir somut gerekçe olmadan tutuklanıyor.

Bu tablo bize gösteriyor ki, baskı sadece bir kesimi hedef aldığında değil, herkesi susturduğunda da değil, ilk başladığı anda hep birlikte karşı çıkılmadığında büyüyor. Bugün yaşananlar, dün suskun kalınanların devamıdır.

İfade özgürlüğünün çiğnendiği ve şiddetinin yükseldiği şu son 10 yılda, öncelikle Kürt aktivistlere ve siyasetçilere darbe vurulmuş, ardından akademisyenler, solcular, feministler, öğrenciler ve genel muhalefet de hedef haline gelmiştir. Otoriterleşen iktidarın durmasını beklemek ve “bana dokunmaz, benim devletimdir” demek bir yanılgıdır. Devlet ve güç aygıtını anlayamamak, gücün-iktidarın doğasına aykırı olduğunu görmemek gafletidir. Bu, bütün otoriter ulus-devlet yapıları için geçerlidir.

Özgür ahlaki ve toplumsal sorumluluk bilinci, Arendt’in de vurguladığı gibi, bireylerin sorgulama yetisini kaybetmemesi ve otoritenin emirlerini sorgusuz yerine getirme alışkanlığının kırılması için kritik önemde.

Bugün, vasat yönetimlerin ve örgütlü kötülüğün normalleşmesine karşı en büyük panzehir, insanların “Bana dokunmaz” diye düşündüğü baskı mekanizmalarının aslında herkesin hayatına dokunduğunu fark etmesi ve bu doğrultuda sorumluluk almasıdır. Bu döngüyü kırmanın tek yolu, bireylerin siyasal bilinç kazanması, düşünsel vasatlığa karşı çıkması ve kendi yönetim biçimlerini sorgulayan aktif yurttaşlar haline gelmesidir. Toplumsal sorumluluk, sadece bireysel bir etik duruş değil, aynı zamanda gelecekte bu baskının daha da derinleşmesini engellemek için bir zorunluluktur. Bugün ses çıkarmamak, yarın herkesin bu düzenin bir parçası haline gelmesine yol açar. Bunun karşısında durabilmek için, örgütlü kötülüğe karşı örgütlü bir vicdan ve dayanışma inşa etmek gerekiyor.

Bugün dünyada yükselen popülist hareketler ve zayıflayan demokratik kurumlar, bu teorik çerçeveyi doğrular niteliktedir. Medyanın tekelleşmesi, eğitimin niteliksizleşmesi ve bürokrasinin liyakat esasından uzaklaşması, vasat yönetimlerin giderek güçlenmesine neden olmaktadır. Ancak tarih bize göstermektedir ki, demokratik kurumların korunması ve eleştirel düşüncenin teşvik edilmesi, vasatlığın iktidarına karşı en önemli panzehirdir. Toplumların özgür düşüncenin önünü açacak mekanizmalar oluşturmak, vasat yöneticilerin ve yönetimlerin yükselişini durdurmak için hayati öneme sahiptir.

Sonuç olarak, vasatın iktidarı kaçınılmaz bir kader değil, etik-ilkesel değerlerin toplumsal bilinç ve sorumluluğun gerekliliği yoluyla aşılabilecek bir sorundur. Politik bilinç, entelektüel gelişim ve demokratik mekanizmaların güçlendirilmesi, gelecekte daha liyakatli, adil ve vasıflı yönetici/yönetimlerin oluşmasını sağlayabilir. Ancak bu, yalnızca bireylerin ve halkın bilinçli çabalarıyla mümkündür. Bu nedenle, çözüm yalnızca kötü yönetimleri eleştirmekten ibaret değildir. Bireylerin eleştirel düşünce yetisini kazanması, toplumların demokrasi ve liyakat bilincinin güçlenmesi gerekir. Arendt’in vurguladığı gibi, düşünme alışkanlığının kaybolması, sadece yönetim mekanizmalarına değil, bireyin varoluşuna ve varoluşun en önemli taşlarından biri olan haklarına da zarar veren bir süreçtir.

Zelal Sadak kimdir?
1991 yılında Diyarbakır’da doğdu. Lisans eğitimini Dicle Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde tamamladı. Mekâna hafızayla, hafızaya sözlü tarihle yaklaşarak; iki kısa belgesel filmle hafıza–mekân–insan ilişkisini görünür kılmaya çalıştı. Şu anda Diyarbakır’da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda çalışıyor, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin yönetim kurulu üyesi. Resmî anlatılardan çok, tanıklıklara ve sözlü tarih anlatıları önceleyen hafıza çalışmaları yapmaya devem ediyor.

Share. Twitter Email WhatsApp Copy Link
Previous ArticleİKİNCİ KURULUŞ: KÜRT SİYASAL EVRENİNİ MACHİAVELLİ’YLE DÜŞÜNMEK
Next Article FOTOĞRAFTAKİ KADIN KİM?

Benzer Yazılar

VASATIN TAHAKKÜMÜNE KARŞI, POLİTİK ÖZNENİN SESİ: BEŞİNCİ KELEBEK

Sosyal Medya Hesaplarımız
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube 1.4K
  • TikTok
Editörün Seçtikleri
Mir Ali Koçer

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

By Mir Ali Koçer01.04.2026

Orta Doğu, Mart 2026 itibarıyla tarihinin en karmaşık ve tehlikeli dönemlerinden birini yaşamaktadır. 28 Şubat…

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

29.12.2025

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025
Öne Çıkanlar

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

14.09.2025
Son Yazılarımız
  • ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK
  • 2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU
  • DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
  • KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*
SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
Bu sitenin tasarımı dipolmedya.com tarafından yapılmıştır.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.