
Küresel ve bölgesel gelişmeler gösteriyor ki, çok taraflı büyük bir savaşın eşiğindeyiz. 19 ve 20. yüzyıllardan bugüne çözümsüz kalmış coğrafyaların hareketlenmesi ve vekil güçler yerine doğrudan “süper güç” olarak tanımlanan devletlerin/askeri ittifakların savaş alanında yer almaları bu ihtimali güçlendirmektedir. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğu’nun “kanayan yaraları”[i] olarak zikredilen Ermenistan, Kürdistan ve Filistin coğrafyalarının adeta aynı fay hattının üzerindeymişçesine birbirini takip eden kırılmaların etkisi altında oldukları görülmektedir.
7 Ekim 2023 tarihinde Filistinli grupların Aksa Tufanı Operasyonu adıyla İsrail’e karşı yürüttükleri mücadelenin bir parçası olarak başlayan son kırılma şu an bölgesel bir savaşa doğru evrilmiş durumdadır.Kürt hareketinin 90’lı yıllardan bu yana kullanageldiği “zamana yayılmış bir Üçüncü Dünya Savaşı hali” tespitinin bu noktada ne kadar kıymetli bir varsayım olduğu görülürken, Türkiye’nin yönetici elitlerinin mevcut ahvali yorumlamak adına sık sık tedirginlik ve ön-alma refleksleri ile iç içe geçen çıkışlarına tanıklık edilmektedir.
Uzatmalı Üçüncü Dünya Savaşı genel konjonktürünün altında, Suriye karşı-devrimi bir alt konjonktürün oluşmasına da yol açmıştır. Bu, üç bölgesel gücün bölgesel hegemonya iddialarının birbirlerini çeşitli biçimlerde dengelediği bir “soğuk savaş” biçimini andıran üç taraflı bir gerilimdir. Türkiye, İran ve İsrail birbirlerini doğrudan karşılarına almadan, ama aynı zamanda bölgesel iddiaların altını oymak için Üçüncü Dünya Savaşı konjonktüründen faydalanan yeni bir pozisyonda kendilerini bulmuşlardır.
Tam da Türkiye’nin arzu-korku dengesini 7 Ekim eşiği üzerinden kurduğu konjonktürde, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin kamusal alanda startını verdiği süreç, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’ye dönük olarak yaptığı “kendini feshetme” çağrısı, büyük beklentilerevesile olsa da, bölgesel ve küresel konjonktüre bakıldığı takdirde hummalı bir pratik döneminin arefesinde olunduğuna işaret etmektedir. Ancak teorinin, pratikler bütünü olarak tanımlayabileceğimiz gerçeğe atılmış bir ağ olduğunu varsayarsak, geçmiş ve bugün deneyimlenen olaylardan bir tür teorik çıkarımın yapılmasının ihtiyacı hissedilmektedir. Hal böyle olunca, esas itibarıyla bu yazıda yürütülmek istenen tartışma, tarihi yazanların neyi eylemeye çalıştıklarına yönelik mütevazi bir anlama girişimidir.
Zorlu ve fırtınalı bir konjonktürün içinde olduğumuzun ve bunun siyasal anlamıyla birlikte düşünülmesi gerektiğinin altı çizilmelidir. Öyle ki zorlu konjonktürleri yalnızca yıkım ve felaket açısından değil, aynı zamanda kurtuluşun imkanları açısından da düşünmek oldukça önemlidir. Bu görüşten hareketle, Kürt hareketinin isabetli bir biçimde “yeni dönem” olarak tanımladığı süreçte ulaşılabilecek kararlaşma hali, sosyalistlerin ve demokratların birlikteliğiyle kurulan ittifakın “ikinci kuruluş” girişimi olarak ele alınabilecektir. Bu durum aynı zamanda yeni dönemin en önemli uğrağı sayılabilecek Kürt hareketinin devletle bütünleşmesinin ve Türkiye’nin demokratikleşmesi hamlesinin siyasal alana politika vasıtasıyla yeniden müdahale etme kararını içermektedir.
Her ne kadar böylesi zorlu süreçler geniş kitleler açısından yoksulluk, belirsizlik ve geniş yaşamsal aksaklıklar üretse de, sürece müdahil olma kabiliyetinde olan siyasal faillerin kurtuluş vizyonlarıyla bağlantılı olarak yeni fırsatlar da beraberinde getirmektedir. Bu hususta, Lenin savaşların devrimlerle ilişkisini sarih bir şekilde ortaya koymuştur. Yanlış anlaşılmanın önüne geçmek açısından hızlıca belirtmek gerekir:Ufukta beliren bir devrim ihtimalinden bahsetmek mümkün değildir. Son dönemde yapılagelen faşizm ve “Batı’da yükselen aşırı sağ” gibi tartışmalara bakıldığında sürecin henüz bu yönde bir seyrinin olmadığı görülmektedir. Peki böylesi bir konjonktürde Machiavelli bize bir şeyler öğretebilir mi?
Birkaç açıdan dezavantajlı bir sorudur bu. Öncelikle her kuşakta görülen, geçmişteki bir büyük düşünürün, her nasıl olmuşsa unutulmuş büyük fikirlerine ricat etmenin mevcut durumdaki yanlışları ortadan kaldıracağı yönündeki kanıya göz kırpar bu soru. Öte yandan, “Machiavelli’nin keşfedilmemiş fikirleri mi var?” ön kabulüyle de karşılaşabilirsiniz. Zira bugün kişisel gelişim kitaplarına kadar ismi girmiş, gündelik hayatta “Makyavelist” olmakla itham edilmenin gayet mümkün olduğu bir dönemdeyiz. Gerçekten bu laf kalabalığında unuttuğumuz bir şeyler var mı? İddianın bu olmadığını hızlıca belirtmek gerekir. Machiavelli’de keşfedilmemiş yahut her nasılsa unutulmuş bir fikir veya bugünkü sorunların kapısını açacak bir anahtar bulmaya çalışmak büyük ihtimalle hüsranla sonuçlanır.
Yalnızca bununla sınırlı olsa iyi, Machiavelli güncelliğini hiç yitirmemiş biridir. Gerçekten neredeyse her döneme uygun bir Machiavelli tartışması bulunabilir. Erken cumhuriyetçi fikirlerde de onu görebiliriz, Fransız radikal demokratik eleştirisinin temelinde de. Aynı zamanda monarşist tartışmada da onu yakalayabiliriz Leo Strauss’un işaret ettiği gibi kötülüğün öğretmenliğinde de. Velhasıl, Machiavelli hakkında konuşmak, onun zaten yazdığı metinleri kılavuz edinmekten çok daha fazlasıdır her koşulda.
O halde soruyu yerli yerine oturtmak için şöyle bir adımı da atmak zorunludur: Machiavelli ile kuracağımız ilişki en temelde onun ahlak-siyaset etkileşimine dair yorumlarını içeren bir siyasal düşünce tartışması değildir. Aksine tam da siyasal strateji tartışması içerisinden Machiavelli’yi ele almak gerekir. Bu onun üzerinde konjonktürün de yeniden düşünüldüğü bir tartışma alanına adımlamak anlamına gelecektir.
Machiavelli ve Strateji Tartışması
Machiavelli’yi strateji tartışması içerisinde okumak elbette büyük bir yenilik olamaz. Öyle ki, belirli bir Marksist gelenek tam da bu zeminde tartışma yürütmüştür. Yaygınca bilinen Gramsci okuması, Prens ve Yeni Prens kavramları arasındaki benzeşimle işe koyulan bir tarihselci devrim stratejisine odaklanır. Zira Gramsci, Machiavelli’yi okurken temel bir yönünü öne çıkartmaktadır; Machiavelli bir siyaset bilimci değil, siyasetçidir.[ii]
Machiavelli’yi bir siyasetçi pozisyonuna konumlamak, metnini de stratejik bir bağlama yerleştirmek anlamına gelir. Böylelikle Machiavelli’nin değişken koşullar içerisinde belirli hedeflere dönük müdahaleler gerçekleştirmeyi arzulayan bir siyasal fail olarak değerlendirilmesi mümkün hale gelir. Elbette Gramsci’nin tarihselci okumasının belirli sınırları vardır; tanımlanmış görevi tarih tarafından önüne konulmuş olan siyasetçinin strateji tartışması yine tarihsel olarak verilidir. Burada hala ilerleme fikrine duyulan bir güvenin mevcut olduğunu söylemek mümkün.
Machiavelli’yi strateji tartışması içerisinden okumanın ikinci ciddi örneğini Althusser oluşturur. Genellikle Gramsci’nin devamcısı olarak algılanan bu okuma, esasta, Gramsci’den ciddi ölçüde farklılaşmaktadır. Zira Althusser Machiavelli’yi ele alırken iki temel noktaya işaret eder; Machiavelli konjonktürün içinde düşünür[iii] ve ilkel siyasal birikim kavramıyla kavramsallaştırdığı kurucu zorun teorisyeni olarak ele alır.[iv] İkinci nokta, Althusser’in Fransız Komünist Partisi’nin avrokomünist dönüşümüne dönük temel eleştiri noktası olduğundan kritiktir. Ancak birinci nokta, yani konjonktürün içinde düşünmek strateji tartışması için temel önemdedir.
Bu kavram aracılığıyla Althusser bir dizi kavramı da Machiavelli okuması içerisine yerleştirmiştir. Zira konjonktürün içinde düşünmek, verili bir tarihsel sürecin zorunlu akışına değil, siyasal konjonktürün olumsal bir aradalığına gönderme yapar. Yani konjonktürün mevcut oluşunu açıklayan tartışmayı konjonktürün içinde yapmak gerekir. Meğerki o konjonktüre müdahale edilmek istensin[v].
Bir konjonktürün süreklilik unsurunu gözeten her strateji, konjonktürün zaten mümkün görüneni belirlediğini bilir. Dolayısıyla devrimci bir stratejinin daima mümkünün ötesinde düşünmesi gerekir. Ancak bu konjonktürü bir araya getiren güç unsurlarının dağılımına müdahale etmeyi sürekli bir görev olarak önüne koyan bir düşünce olmak zorundadır. Prens, prens olmadan önce zaten mevcut olamaz.
Demek oluyor ki bir strateji, konjonktürü bir arada tutan güçler dağılımının belirlediği mümkün sınırlara hapsedilemez bir nitelik taşımalıdır. Bunun yegâne yolu tam da gücün unsurlarına yönelmiş bir müdahaleden geçer. Bu müdahalenin nasıl olacağına dair tartışmada Machiavelli’den öğrenebileceğimiz bazı şeyler hala mevcuttur.
Güçlerin Dağılımı ve Müdahale
Siyasal sahnenin güçlerin dağılımıyla ilişkisi açısından Machiavelli’nin bir miat olduğunu kabul edebiliriz. Hatta bu sebeple Machiavelli’nin bir anti-moralist pozisyonu olduğunu öne sürmek de mümkündür. Ve hatta bu yaygın bir Machiavelli okumasıdır. Ancak bu noktada, başka bir yönden, Machiavelli’nin siyaseti düşünürken gücü yalnızca çıplak güç olarak düşünmediğini vurgulamak gerekir. Machiavelli açısından güç, belirli bir konjonktürü bir arada tutan unsurların dökümüdür. Buna elbette ahlaki değerler ve bu değerlerin nasıl harekete geçirilebileceği de girer.
Ancak, siyasal güç nereden gelir? Buna dair her konjonktür için geçerli olan iki temel cevap verebiliriz. Birincisi her siyasal failin belirli bir siyasal geleneği, buna dayalı olarak kazandığı mevziler ve hareket alışkanlıkları vardır. Bu sayede kitlesel olarak üretebildiği siyasal pratiği bir güç olabilir. Bu güç konjonktüre göre olduğundan fazla ya da az da görünebilir. Mao veciz bir ifadeyle “azken çok, çokken az” görünmenin erdeminden sıkça söz etmiştir.
Bunun yanında siyasal güç, kitlelerin harekete geçirilebilme kapasitesinden gelir. Tam da bu siyasetin daimî bir biçimde kitlelere seslenmek zorunda olan yapısının sebebidir. Yani kitlelere seslenmeyen, onların pozisyonlarına müdahale etmeyen bir siyaset, günün sonunda siyaset olarak var olmayı hak edemez. Ancak her konjonktürde kitleler siyasete belirli biçimlerde katılırlar zaten. Bu bazı uç durumlarda “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği” süreçler olarak görülse de kitleler her türlü konjonktürün bir parçasıdır.
Her türden siyaset kitlelere seslenmek, onlara yaslanmak ve onlar üzerinden güçler dağılımına etki etmeye çalışmak zorundadır. Ancak bir kere bir konjonktürün içinde düşünmek demek, mevcut güçler dağılımına müdahale imkanları üzerine düşünmek demektir. Yani prensliklerin dağınıklığı bir ulus devletin oluşumunu engelliyorsa, bu tam da konjonktürün güçler dağılımıyla yakından ilişkilidir.
Demek ki dağınık prensliklerin var olması, anladığımız anlamda kitlelerin belirli siyasal pozisyonlara mündemiç pozisyon-alışlarıyla ilgilidir. Ancak bir kere konjonktürün içinde düşündüğümüzde bunun zaten-sınırlı müdahale olanaklarına sahip olduğunu görürüz. Aynı anda tüm kitlelere hücum edemezsiniz. Daha önce de söylendi, konjonktürün mümkün sınırları içinde düşünmek, egemen rasyonel içinde düşünmek demektir.
Ancak başka bir siyasal gelenek, güçler dağılımına sürekli müdahale etmenin bir yolunu onların siyasal dağılımının ilgasına dayanan uzun ve sebatkar bir örgütlenme stratejisinde bulur. Bu stratejinin temel unsuru, kitlelerin o ana kadar ki siyasal angajmanlarını ilga edip yerine “yeni tipte” bir siyasal angajman yerleştirmeye çalışan, ancak konjonktüre müdahale etmeyen bir siyaset tipidir. Bu çeşitli biçimlerde kendini gösterir.
Aşağıdan siyasetin temel kurgusu, kitlelerin güncel pozisyon-alışlarını dönüştürmeye dönük, güncel siyasetten çok, uzun vadeli-sebatkar bir kitle çalışmasıyla bir güç merkezi oluşturulabileceğidir. Bu sayede kitlelerin somut durumdaki siyasal pozisyonları üzerinden “sınırlı” siyasal hamleler yapmak yükümlülüğü defedilebilir. Ancak bu anlayışın uzak kaldığı nokta, elbette aşağıdan siyasetin de konjonktürün bir parçası olmaktan kaçamayacağıdır. Çünkü konjonktürün belirlenimi dışında pozisyon almaya çalışmak, konjonktüre müdahil olunmadan mümkün değildir.
Ancak bir diğer hata temelde yüksek siyaset sahnesine hapsolmaktır. Bu mevcut durumdaki siyasal dengeyi oluşturan kitle dağılımını bir veri olarak kabul eden ve kısa vadede değişimin imkansızlığından hareketle yukarıdan müdahaleler ile süreç yönetimini hedefleyen siyasettir. Yüksek siyasete hapsolmak, tam da uzun vadeli bir stratejik vizyonun egemen siyaset sınırları lehine terkedilmesidir.
Prens’in başladığı yer ne yüksek siyaset ne de aşağıdan siyasettir. Prens boşluktan başlar. Ne adı ne de yerine dair kesin bir belirleme yapmaktan kaçınır Machiavelli. Tabii ki boşluk, yokluk anlamına gelmez. Dolayısıyla Prens, konjonktürün mümkün sınırları içerisindeki pozisyon-alışlarıyla kendi stratejisini konjonktüre dayatacak imkânsız pozisyon-alışları bir arada düşünmelidir. Yani hem aşağıdan siyasetin hem de yüksek siyasetin sınırında düşünmek zorundadır.
Bunun yanında Prens’in stratejisi, eğer hala konjonktürün mümkününün ötesinde düşünecekse, kendi stratejisinin dayanaklarını da oluşturmalıdır. Diğer bir deyişle, yüksek siyasetin mevcut konumlarına hapsolmadan kendi siyasal pratiğini kurgulamak için kendi dayanaklarını aşağıdan da inşa etmelidir. Yani ne yalnızca yüksek siyasetin aritmetiğine ne de yalnızca aşağıdan siyasetin sebatkar iyimserliğine kanmamak gerekir.
Güncel Bir Tartışma İçin Notlar
Machiavelli’ye böylesi bir bakış, sadece teorik bir inceleme için yapılsaydı hiç de Makyavelyan olmazdı. Dolayısıyla bu yorumlamanın içeriklendirilmesi mevcut konjonktürün okunma tarzına dönük bir tartışmanın içine gömülüdür. Her politik fail ayaklarını bastığı yerde politika yaptığından bu yorumu elbette kendi konjonktürümüz içinde düşünmeliyiz. Ortadoğu coğrafyası, yani doğrudan ve dolaylı etkileriyle konjonktürümüz, Üçüncü Dünya Savaşı’nın adı konulmamış merkezi olduğundan ciddi bir politik ve askeri hareketlilik söz konusu. Özellikle yeni bir savaş aşamasının başlangıcı olarak 90’lı yıllardan bu yana ulus-ötesi müdahalelere maruz kalan coğrafyada, Arap Baharı ile birlikte, bölgenin organik olmayan devletleri, yani adeta bünyeye bir zehir gibi zerk edilen ulus-devletleri, kendilerince fırsatlar gördüler.
Bu durum ise Ortadoğu’daki devletler ve devletin hareket tarzında davranmak zorunda kalan devlet-dışı aktörler açısından dıştan-içe & içten-dışa müdahaleler kurmak gibi karmaşık politik dengeler halinde ilerlemektedir. Günümüzün savaşları, devletlerin ve devlet-dışı aktörlerin vekalet vermeye gerek duymadıkları, doğrudan müdahil oldukları çatışmalar şeklinde devam etmektedir. Dolayısıyla, Ortadoğu’nun ahvali bu şekildeyken, faşizm tartışmalarını yürütmek, toplulukların kendilerini korumaları açısından bir bilinç oluşturacağı için, aynı zamanda bir özsavunma niteliği taşımaktadır. Böylesi bir tartışma, Ortadoğu’daki en güçlü toplumsal hareketin ideolojik bileşenlerinden biri olan ve çatışmalı coğrafyalara dönük demokratik çözümler öneren DEM Parti kendi yeniden inşa edeceği önümüzdeki süreçte tartışılacaktır. DEM Parti’nin, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı Asrın Çağrısı’yla başlayan yeni süreçte kendisini yeniden organize etmesi ve kurumsal bir inşa sürecine girmesi gereklilik olarak açığa çıkmaktadır.
Asrın Çağrısı’nın ortaya çıktığı koşullar, 1 Ekim 2024 tarihinde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, TBMM’nin açılışında DEM Parti sıralarına giderek milletvekillerinin elini sıkmasıyla vücuda gelmiştir. 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın PKK’nin feshedilmesi çağrısıyla bambaşka bir boyuta ulaşmıştır. Sürecin bu minvalde ilerlemesi ve Asrın Çağrısı’nın yapılması siyasal alanın politik şiddetten siyaset zeminine kaymasına yol açmıştır. Elbette çağrıyı gerektiren koşullar, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistinli grupların Aksa Tufanı Operasyonu adını verdikleri ve Gazze’den İsrail içlerine doğru gerçekleştirilen askeri operasyonun yarattığı bölgesel ve küresel konjonktürden bağımsız değildir. İsrail’in bu operasyona soykırım boyutuna varan bir askeri agresyonla karşılık vermesi, akabinde savaşın Lübnan sahasına yönelmesi, İran’ın en önemli bölgesel müttefiki olarak görülen Hizbullah’ın neredeyse tüm lider kadrosunun dekapitasyon yöntemleriyle tasfiye edilmesiyle bölgesel konjonktür oldukça yoğun ve bölgesel bir savaşı andıran düzeye ulaşmıştır. Bununla birlikte, Suriye’deki Esad rejiminin 8 Aralık 2024 tarihinde, İdlib’teki Heyet Tahrir Şam grubunun liderliğiyle devrilmesi ise beraberinde siyasi gelişmeleri de getiren bir sürecin başlamasına yol açmıştır. Abdullah Öcalan’ın, PKK’ye yönelik çağrısı böylesi yoğun gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkmıştır.
Tüm bu gelişmelerin yanı sıra, Kürt hareketinden ve kamusal alana sunulan perspektiflerde sıklıkla enerji yolları üzerindeki hegemonya savaşının yarattığı egemen siyasete dair pozisyon-alışlara da özellikle değinilmesi gerekmektedir. Burada, dikkat çekilen durumun önemini anlamak açısından bir parantez açmak elzemdir. Enerji yolları özellikle son birkaç yıldır belirgin şekilde öne çıkan bir konudur. Hatta öyle ki, Irak Kalkınma Yolu örneğinden hareketle, devletler birbirleri arasında çeşitli yatırımları yönlendirmek adına bu enerji yollarını birer alternatif olarak planlıyorlar. Türkiye ise jeopolitiğini bu düzlemde değerli kılma peşindedir.
Bir yandan Kafkasya’dan diğer yandan Ortadoğu’dan çizilen enerji yolları ile Türkiye, kendisini lojistik anlamda bir tür “transit ülke” biçiminde Avrupa’nın tedarikçisi haline getirmeye çalışmaktadır. Bunda etkili olan ise, yine Kürt hareketinin yaptığı değerlendirmelere atıfla söyleyecek olursak, küresel kapitalist sistemin bir dönüşüm sürecine girmesidir. Dolayısıyla enerji yolları üzerindeki etki mücadelesi, devletlerin yeni sürece adapte olma yollarından birisi olarak sahneye çıkmaktadır. Dönüşüm devam ederken her aktör yeni pazarlık süreçleri için kendi elini güçlendirme peşindedir. Bu pazarlık koşullarını yaratma girişimleri ise yeni ve kıtalararası düzlemde oluşturulan enerji yollarına entegre farklı projelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
Türkiye’nin güncel politik tarzına bakılırsa; bir NATO üyesi olarak Batı ile ilişkiler geliştirirken, diğer yandan devletin kurucu değerlerinden biri olan Batıcılıkla epistemikkopuşun propagandasının yapılıyor olması, bunun da BRICS+ üyeliği gibi konularla pekiştirilmeye çalışılması gibi birbiriyle çelişen yaklaşımların eş-zamanlı yürütülmesi göze çarpmaktadır. BRICS+ girişimlerinin yanı sıra, en güncelde, Ukrayna’daki savaşa karşılık Trump yönetiminin pozisyon değiştiren tutumundan doğan fırsatı değerlendirme adına, tartışması yürütülen Avrupa Ordusu’na katılma isteği ve buna bağlı olarak Avrupa Birliği üyeliği de Türkiye’nin yeni konjonktüre uyumlanma çabalarına ışık tutmaktadır.Daha kısa ifadeyle bu girişimler, Türkiye tarafından yeni fırsatların görüldüğüne işaret etmektedir. Farklı bir deyişle, Türkiye’nin durumunu, “belirsizlik çağında ve çok kutuplu dünyada” kendine özgü belirli imkanlar gören bir aktörün bir nevi konum alma çabası olarak değerlendirmek gerekmektedir. Hal böyle olunca, böylesi bir politik yoğunluk içerisinde bulunan devletin muhalefeti olması açısından Kürt hareketinin ve daha özelde DEM Parti’nin alacağı konuma da dikkat çekilmesi önem arz etmektedir.
DEM Parti’nin, Abdullah Öcalan’ın çağrısı ardından yeni bir tarzda örgütlenme-inşa tarzının startını vereceği nesnel koşullar ve “ikinci kuruluş” olarak tanımlayabileceğimiz süreç dört ana eksende ele alınabilir: a) Kongre yapılarının içerilmesi; b) İttifakların genişletilmesi; c) Devletle bütünleşme; d) Yeniden yerelden örgütlenme perspektifinin ortaya konulmasıyla ana muhalefet iddiası.
İkinci Kuruluşun Dört Ana Ekseni
DEM Parti’nin öncülü olan HDP’nin bir tür ittifak partisi olarak ortaya çıkmasında, 2005 sonrasında Kürt hareketinin yeni bir paradigmayla kendisini yeniden organize etmesinin önemi büyüktür. Bu politika yapma tarzının ana hatları, en genel haliyle, temsili ve katılımcı demokrasi önerilerine karşılık yerelden politikanın geliştirilmesi üzerine örülmektedir. Bahse konu politik tarzın esaslarını hayata geçiren öznelerin bir tür “kurumlar sosyolojisi” yaratarak yeni ittifaklar oluşturması ile Kürt meselesinin demokratik bir çözüm ekseninde nihayete ermesi için meclis partisinde bir araya gelinmesi hedeflenmiştir. “Kurumlar sosyolojisi” olarak tanımlayacağımız bu örgütlenme tipinin nüvelerini aşağıdan yukarıya organize eden ve nihai olarak bir toplumsal hareketin çoklu bileşenlerine tekabül eden kongreleşme süreçleridir. Kürt siyasal evreninin ortaya çıkışı olarak tanımlanabilecek bu süreç, Türkiye’de HDK, Kürdistan’da ise DTK adı altında büyük bir çatı biçiminde oluşturulmuştur.
Ancak 2015 sonrasında devletin Kürt meselesine dönük çözüm kapılarını kapatması sonucu yeniden başlattığı savaş, siyasal alanı giderek artan bir baskı altında tutarken kongre yapılarını da doğrudan etkilemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yasallığının zırhından mahrum olan bu yapılar önemli ölçüde sindirilmiştir. Ancak bunda belirleyici olan tek başına devlet baskısı değildir. 2013-2015 yılları arasında gelişen ve Kürt meselesinde demokratik çözüm amacıyla ortaya çıkan “diyalog süreci”nde Kürt hareketinin yasal zeminde siyaset yapma iddiasının popüler siyaset yapma tarzlarından ciddi şekilde etkilenmesi, partileşmiş yapıya yönelik rağbeti arttırmıştır. Bu rağbet, “HDK’de politika yapmaktansa HDP’de siyaset yapmak” şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla devlet baskısı kadar genel hareketin içerisinden de bir baskı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, kongre yapıları ittifak ve çözüm partisinin gölgesinde kalmıştır.
Diğer yandan, ittifakların genişletilmesi kararı ve ittifakların içeriklendirilmesi tartışması da bu sürece eşlik etmiştir. Belirtildiği üzere, HDP esasen bir ittifak partisi biçiminde organize edilmiştir. Ancak siyasi sürecin plan dışı ilerlemesi sonucu ittifak partisi, Türkiye Sosyalist Hareketi’nin siyasal evreninin çeşitlenmesiyle birlikte yeni ittifaklar aramak durumunda kalmıştır. Bu arayış ise Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ)’nı yaratmıştır. Ancak EÖİ, burada yeniden ele alınmasına gerek duyulmayacak düzeyde can sıkıcı bir sürecin ardından –ittifakın iki temel bileşeni aksini iddia etse de- Türkiye ve Kürdistan sol-sosyalist partilerinin ittifaklarının kötü bir örneği olarak tarihe geçmiştir.
EÖİ, yeniden ve gerçek bir ittifak temelinde organize edilebildiği takdirde, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıflarının ve yoksul halk kesimlerinin enerjilerinin CHP tarafından sönümlendirilmesine nazaran, gerçek ihtiyaca tekabül edecek yegane alternatiftir. Bu ittifak sokaktan meclise, sivil toplumun güçlendirilmesinden hükümet olma iddiasına kadar çok yönlü bir müdahale pratiği olarak gerçekleşebilirse, etkilerini uzun vadede görebileceğimiz önemli bir seçenek olarak ortaya çıkabilecektir. Ancak bu sadece DEM Parti’ye havale edilemeyecek bir sorumluluğu içermekte ve ittifakın her bileşeninin kendi kitlesini diğeriyle ortak mücadele bilincine ulaştırmasını amaçlayan bir dizi yükümlülüğü beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla yeniden örgütlenme modelinin “an’a müdahale etme” iddiası ancak bu şekilde anlam kazanacaktır.
Burada dikkat çekici temel hususlardan bir diğeri ise hem ittifaklar politikasındaki hem de örgütlenme tipindeki değişikliklere yönelik vurgulardır. Bu kararları bugüne kadar verili dengenin sürdürülmesine dayalı, “yüksek siyaset”in etkileri üzerinden var olan politik tarzın öz-eleştirel bir değerlendirmesi olarak okumak mümkündür. Yüksek siyasetin fırsatlarına dayalı olarak sürdürülen politik tarz kendisini tekrar eden bir döngüye sıkışmıştır. Bu, DEM Parti’nin Türkiye’nin merkezi siyasetinde tuttuğu, bir türlü tolere edilemeyen ve boşluktan faydalanan bir yaklaşımdır. Ancak güncelde, verili güçler dengesine aşağıdan müdahale etme yeteneğinde ciddi bir daralma yaşanmaktadır. Hem ittifak siyasetinin giderek aritmetiğe dönen yapısı hem de yüksek siyasetin daralan alanı bu öz-eleştirel yaklaşımın temelini oluşturmuşa benzemektedir.
Sıklıkla anılan öz güce dönmeye dair özlemin, somut ifadesiyle HDK’nin canlandırılmasının, kitle siyasetiyle bu araç üzerinden ilişki kurulması yönündeki iyimser nostaljinin yinelenmediğini söylemek gerekmektedir. Bu noktada HDK projesinin sorunlarından ziyade, aslında her şeyin çözümü olarak bir taban siyaseti önerisinin sınırlılıklarına vurgu yapılmalıdır. Zira HDK projesi, yalnızca ebed-müddet taban siyasetinin varacağı yer olmaktan ziyade, belirli bir siyaset anlayışının yürürlüğe konmasıyla ilişkilidir. DEM Parti tekrar kongre partisi vurgusu yaparken bunu yalnızca aşağıdan-yatay siyasete dönüş mesajı olarak görmek mümkün değildir.
Bu vurgu, aynı zamanda enerji yollarıyla ilgili hegemonik çatışmaların da var olduğu bir “yüksek siyaset” yaklaşımını da içeren yeni bir bağlama işaret etmektedir. Yani yüksek siyasetin tamamen reddine dayalı bir tabana dönüşten ziyade, siyaset yapma cesaretini yeniden kazanan bir pozisyonda konumlanmaktadır. Muhtemelen ön seçim sürecinin de etkisiyle görülebileceği üzere, örgütlü taban siyaseti, yalnızca kitlelerin geniş ferasetine güvenen bir siyaset olmakla sınırlandırılamaz. Bu aynı zamanda halihazırda konjonktürün içindeki pozisyonlara müdahale eden bir siyasal aklın varlığını şart koşmaktadır.
Dolayısıyla kitlelere dönmek, kitlelerle belirli tipte ilişkiler kurmayı mümkün kılacak organlar ve siyasal akıl olmadan bir taban nostaljisi üretmek demek değildir. Kitlelere dönmek, belirli bir konjonktürün dayattığı siyasal pozisyonlar içerisindeki noktalara müdahale etmek, kendi siyasetini kuracak zeminleri oluşturmak demektir.
DEM Parti’nin “ikinci kuruluş” olarak tanımlanabilecek dikkat çeken üçüncü eksen, “devletle bütünleşme” hamlesidir. CHP’nin 14-28 Mayıs Genel Seçimleri ve 31 Mart Yerel Seçimlerinde kazandığı ivme, her ne kadar genel seçimlerdeki başarısızlıkla birlikte değerlendirilmeye muhtaç olsa da, gelinen noktada yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkmasıyla devam etmiştir. Ancak burada Cumhur İttifakı’ndan gelen “yumuşama” sinyallerini CHP’nin “normalleşme” olarak algılamasıyla birlikte yeni bir durum ortaya çıkmıştır.
CHP, kurduğu gölge kabineyle birlikte, bir anlamda devletle müzakerelere başlamıştır. Bu müzakerelerin esasen devletin Kürt savaşını sürdürme konusundaki meşruiyet arayışı olduğunu belirtmek gerekmektedir. CHP, Kürt savaşını sorunsallaştırmadan masaya oturmuştur. Dolayısıyla AKP-MHP bloğu istediğini almış, CHP ise sert muhalefete dönebileceğinin sinyallerini erken seçim çağrılarıyla göstermiş, nitekim, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu şahsında gerçekleşen hukuksal baskı tehdidi doğrultusunda devlet ile köprülerin atıldığı bir sürece dönüşmüştür.
Burada, Türkiye’nin askeri kapasitesini geliştirme konusunda önemli bir atılım yaptığını not düşmek gerekmektedir. Bunda şüphesiz “belirsizlik çağı” olarak tanımlanan sürecin Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru evrilmesinin etkisi vardır. Ancak bu yaşanırken ekonomik krizle birlikte derin yoksullaşmanın ortaya çıkması, yolsuzluklar, her gün yaşanan ciddi toplumsal krizleri beraberinde getirmiştir. CHP her ne kadar bu durumları gözettiğini belirtse de mevcut devlet yapısına dönük bir değişimi öngören bir vizyon geliştirmemiştir.
Şüphesiz bunu, bir devlet partisi olan CHP’den beklemek de saflık olarak düşünülecektir. Zira sorunların en temelde, “yapısal” olduğu tespitini yapmak gerekmektedir. CHP’nin bu “yapısal” sorunlara karşın kurumlar üzerindeki iktidarı ele geçirme harici tarihsel bir amacı bulunmamaktadır. Dolayısıyla CHP’nin gerçekleştireceği restorasyonun gerçek bir çözüm olmadığı açığa çıkmaktadır. DEM Parti işte tam da bu noktada, 3. Yol perspektifiyle ayrı bir güç kendi yolunu kat etme ihtiyacı hissetmektedir. Tüm bunların yanında, 2018’den bu yana CHP’ye gösterilen zımni desteğin, DEM Parti kitlesinde belirgin alışkanlıklar yaratmasının parti üzerinde ortaya çıkaracağı ideolojik ve örgütsel tahribata dair kaygının ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Ayrıca ve belki de daha önemlisi, “devletle bütünleşme” doğrultusunda, CHP’nin devlet ile yaşadığı çatışmadan DEM Parti’nin, yine bir zamanlar Abdullah Öcalan’ın dikkat çektiği biçimiyle, “başat güç” olarak sıyrılmasının koşullarının oluşmaya başladığı gözlemlenmektedir. Bu durum, DEM Parti’nin ana muhalefet olma iddiasını gerçekleştirme yolunda ciddi bir başlangıç noktasıdır.
DEM Parti’nin “ikinci kuruluş” aşamasında öne çıkan dördüncü eksen, belki de tüm siyasal tabloya gerçek bir müdahale olarak görülmesi gereken vurgu, ana muhalefet olma iddiasıyla birlikte yönetme iddiasının ortaya konulmasıdır. DEM Parti, daha önce bahsettiğimiz gibi, Kürt hareketinin geneli anlamına gelebilecek “kurumlar sosyolojisi” içerisinde yer alan, bir nevi eko-sistem olarak tanımlayabileceğimiz siyasal evrenin içerisindeki bir kurumdur.
Bununla birlikte, DEM Parti’nin Türkiye ve Kürdistan toplumsal-siyasal alanları üzerinde ciddi bir ağırlığı bulunmaktadır. Her ne kadar 31 Mart Yerel Seçimleri ile birlikte belediyelerin kazanılmasıyla yereli organize etme görevinin devralınmasıyla, merkezin yükü bir nebze hafiflemiş olsa da, bu durum, son on yılda kurumsal yapısını sağlam tutma adına merkezileşen HDP yapısının DEM Parti adıyla devam ettiği süreçte kurumsal anlamda dönüşüm yaşama ihtiyacının önünde engel teşkil etmemektedir. Hal böyle olunca, Türkiye siyasetinde üçüncü bir odak olarak farklı bir kampı temsil eden DEM Parti’nin merkez-yerel koordinasyonunu sağlayabileceği bir forma bürünmesi, kendine özgü doğal işleyişinin bir yansıması olarak hissedilmektedir.
Defaatle vurguladığımız üzere, DEM Parti’nin “yeniden kuruluş” olarak tanımlanabilecek yeni bir inşa sürecine girmesi, kendi kurumsal yapısını çok daha karmaşık bir siyasal öngörü ekseninde yeniden organize etmeye girişmesi, jeopolitiği okuyan ancak ilkesel duruşundan da taviz vermeyen çeşitli yönler barındırmaktadır. Özellikle belediyeleri yeniden kazanmak “yönetme kapasitesi”ni onarma anlamında önemli bir faktördür. Bunun merkezi siyasetle koordineli ilerlemesi ve birlikte bütünlüklü bir yürüyüşüyle 3. Yol iddiasının bir tür iktidar alternatifi olarak öne çıkması ise Üçüncü Dünya Savaşı’na ilerlediğimiz konjonktürde barış ve çözüm siyasetinin imkanlarını oluşturmanın kapısını aralayacaktır. Daha sert ve marjinal çözüm önerilerindense, radikalliğin gerçek anlamına uygun bir Demokrasi İttifakı’nı hem “kurumlar sosyolojisi”nin katkısıyla hem de ortaklaşmaya ve yol yürümeye gönüllü müttefiklerin iradesiyle oluşturabilmek gerçekçi görünmektedir.
Sonuç Yerine
Bir sonuç değil ancak bir ön tartışma olarak Machiavelli bize önemli bir gerçeği durmadan hatırlatır; konjonktüre müdahale etmekle konjonktürü okumak birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla belirli bir konjonktür okuması -örneğimizde enerji yollarına dönük vurgu ve kitle siyasetinin inşasının gerekliliği gibi- müdahalenin doğrultusu yönünde bir adımdır. Riskleri üstlenerek siyaset yapmaya koyulmak, uzun süredir dar anlamıyla yüksek siyasetin sunduğu fırsatlardan üretkenlik devşirmeye çalışmak durumunda kalan bir partinin çıkış yolu olabilir.
Bu cihette yapmaya çalıştığımız tartışma, tam olarak DEM Parti’nin kendi konumundan yola çıkan bir siyasal müdahale kampanyasının önemine işaret etmektedir. “İkinci kuruluş” kavramı, uzun süredir sıkışmış bir alanın açılması için bir müdahaleye yeltenen kararların ağırlığını anlamak açısından öne sürülmüştür. Zira bu, kendi özgül ağırlığının ayırdında olan bir siyasal aklın, aynı zamanda konjonktüre müdahalenin zorunluluğuna dair duyarlılığını da göstermektedir. Ancak, ezberin dışına çıkma cesareti her zaman için tekinsiz bir alanda yürüme cesaretidir de. Bu sayede belki de konjonktürlerin öngörülemezliğini de her zaman hesaba katan olgun bir siyasal akıl ortaya konulabilir.
Son bir uyarıyı Machiavelli’ye bakarak görebiliriz; bir çözüm, her zaman için konjonktürü analiz etmeyi gerektiren bir siyasal akla ihtiyaç duyar. Bir konjonktürün bilgisi, siyasal aklın oluşumunun önemli bir uğrağıdır. Yalnızca kitlelere yüzünü dönerek açılabilecek alanın sınırlılıkları, konjonktürün bilgisine dönük bir aklın üretilmesiyle genişleyebilir.
Kaan A. Korkmaz kimdir?
18 Ocak 1997 İstanbul doğumlu. AİBÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini aldı. ‘Althusser’in Machiavelli Okuması’ başlıklı teziyle Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisansını bitirdi. Siyaset bilimi ve siyaset teorisi üzerine bağımsız araştırmalarını sürdürüyor.
Kemal Taylan Abatan kimdir?
6 Ağustos 1990 İstanbul doğumlu, kökleri Mardin’dedir. Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü’nde gördü. Yüksek lisans derecesini Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda neoliberalizmin fikirsel temelleri üzerine yaptığı siyaset felsefesi tez çalışmasıyla aldı. Özel sektörün ardından bir süre Aryen Yayınları’nda serbest zamanlı editörlük yaptı ve bu süre zarfında çeviri kitapların yayımlanmasına katkı sundu. Akabinde çeşitli sivil toplum kuruluşlarında araştırmacı olarak çalıştı. 19 ve 20. yüzyıl Ortadoğu ve Türkiye tarihleri, Kürt çalışmaları, Ortadoğu siyasetiyle birlikte Türkiye iç-dış siyaseti ve politik teoriler üzerine araştırmalarını sürdürüyor.
[i] Khalidi, R. (2021). Unhealed Wounds of World War I: Armenia, Kurdistan, and Palestine. Bhabha, J., Matache, M., & Elkins, C. (Eds). Time for Reparations: A Global Perspective. University of Pennsylvania Press.[ii] Antonio Gramsci, (2014), Hapishane Defterleri, Cilt 4, s. 146, Kalkedon Yayınları
[iii] Louis Althusser, (2010), Felsefi ve Siyasi Yazılar, Cilt 5, s. 35, İthaki Yayınları
[iv] Louis Althusser, (2006), Makyavel’in Yalnızlığı ve Diğer Metinler, s. 384, Epos Yayınları
[v]Bu noktada Marksist geleneğin tartışmayı edinme biçimini daha fazla tartışmak mümkün değilse de Althusser’in müdahalesi önemlidir. Zira bu sayede tarihin akışının verdiği görevin dayattığı siyasal pozisyonu üstlenmekle, tarihsel görevi konjonktürün içinde düşünerek kurmak arasındaki ayrımı vurgulamak mümkün olur. Velhasıl Machiavelli’de ele avuca sığmaz olan şey tam da budur; mümkünün sınırlarına hapsolmamak.