
7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırısından sonra ise, Orta Doğu çok daha yeni bir denklemin içerisine girdi. İsrail bu saldırıları püskürtmekle kalmadı, Şii Hilali’nin Suriye’ye kadar olan bölümünü bir yıl içerisinde paralize etti; Hamas, Hizbullah ve son Suriye Baas Rejimi’ni siyasi ölüme terk etti. İran ve Rusya’nın başını çektiği doğu emperyalist bloğunu ise tüm bu olanlara karşısında sadece sessiz kalmaya mecbur etti.
8 Aralık 2024 tarihinde Esad Rejimi’nin HTŞ’nin ilerleyişiyle birlikte düşmesinden sonra ise, tüm Suriye halkları için yeni bir süreç başlamış oldu. Bu sürecin ana aktörlerinden biri olan Kürtler, Özerk Yönetimi korumalarının yanı sıra, merkezi hükümete de dahil olmanın yollarını aradı. Nitekim 10 Mart 2025’te SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Suriye Geçici Hükümet Başkanı Ahmet Eş-Şara arasında 8 maddelik bir mutabakat imzalandı.
Söz konusu mutabakatın öncesini, maddelerini, Suriye’nin Türkiye’de Abdullah Öcalan ve devlet ricali arasında devam eden diyalog süreci ile bağlantısını ve bundan sonra öngörülenleri gazeteci Ali Ammar ile konuştuk.
Ammar, Suriye’de hem Özerk Yönetim’i hem de genel sahayı yakından takip eden aktif gazetecilerden biri olarak, tüm süreci on1meridyen’e anlattı.
– 10 Mart’ta SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Ahmed Eş-Şara arasında imzalanan mutabakat öncesinde nasıl bir hazırlık süreci yaşandı? Bu noktaya nasıl gelindi?
Evet, taraflar arasında 8 maddelik bir mutabakat metni imzalandı. Bu sürecin arka planı oldukça kritikti. Temel olarak, Colani’nin Şam’a getirilmesi ve ardından geçici hükümetin başına geçirilmesiyle birlikte ilk resmi temaslar başladı. Elbette daha önce de HTŞ ile QSD arasında zaman zaman temaslar vardı, ancak Şam’daki yeni yapılanma süreciyle birlikte diplomatik kanallar daha düzenli işlemeye başladı.
Colani ve beraberindeki yapının Şam’a yerleşmesiyle birlikte uluslararası tanınırlık kazandıkları bir süreç başladı. Bu tanınırlığı ilk olarak BM sağladı, ardından İngiltere, Almanya ve Fransa’dan dışişleri bakanları desteklerini ifade ettiler. Bu uluslararası meşruiyet süreci, Şam rejiminin kademeli olarak tanınmasıyla sonuçlandı.
Yeni kurulan geçici hükümetin dışişleri bakanlığı ve diğer bakanlıkları ilan edildi. Bu aşamadan sonra, hem yurtiçi hem de yurtdışında diplomatik temaslar başladı. Tüm bu gelişmeler, Özerk Yönetim ile Şam rejimi arasındaki iletişim yollarının yeniden şekillenmesini zorunlu kıldı. Yaklaşık üç aydır taraflar arasında düzenli bir diyalog sürüyordu. ABD ve uluslararası koalisyonun arabuluculuğunda bu süreç nihayetinde 8 maddelik bir mutabakat metniyle sonuçlandı.
– Mutabakat metninde “anayasal vatandaşlık” kavramının yanı sıra “Kürtlerin anayasal hakları” ifadesi de yer alıyor. Bu hakların kapsamı nedir? Örneğin, bölgenin resmi bayrağı, yasama meclisleri ya da marşı olacak mı?
Bu mutabakat aslında bir başlangıç niteliğinde. Suriye topraklarında yaşayan tüm farklı kimliklerin ve inanç gruplarının tanınması üzerine kurulu. Kürtler bu sürecin öncüsü olabilir; ancak Dürziler, Aleviler ve HTŞ dışındaki Sünni Araplar da bu sürece dâhil. Özellikle Rakka, Tabka, Deyrezor, Haseke gibi bölgelerde yaşayan Arap nüfus bu kapsama giriyor.
Mutabakat, tüm bu halkların ve inançların haklarının tanınmasını, yeni Suriye’nin inşa sürecinde kimlikleriyle yer almalarını hedefliyor. Bu kapsamda eğitim, sağlık, ekonomi, hükümetin ve kurumların yapısı gibi çok boyutlu bir çalışma söz konusu. Şu anda Suriye’de birden fazla özerk yönetim var. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi 12-13 yıllık bir deneyime sahipken, Dürziler de kendi bölgelerinde fiilen özerk bir yapıya sahip. Tenef ve Dera hattı da fiilî özerklik statüsüne sahip.
Bu nedenle federasyon mu olacak, güçlendirilmiş valilik modeli mi uygulanacak, yoksa kantonal bir yapı mı kurulacak, henüz net değil. Bu, ilerleyen süreçte tarafların müzakereleriyle belirlenecek. Her bir ana maddenin onlarca alt maddesi var ve bunlar tek tek ele alınacak. Uluslararası güçler de bu sürece müdahil. Dolayısıyla her şey tarafların iradesi ve mutabakata bağlılık düzeyine göre şekillenecek.
– Sence yeni rejimin adı ne olacak? Bu konuda bir öngörün var mı?
Özerk Yönetim’in girişim ve çabası, ülkenin yeni adının “Demokratik Suriye Cumhuriyeti” olması yönünde. Bu isim, etnik ve mezhepsel çeşitliliği kapsayan bir yaklaşımı temsil ediyor. Çünkü mevcut “Suriye Arap Cumhuriyeti” adı, tekçi ve merkeziyetçi bir anlayışın ürünü. Oysa Suriye, Orta Doğu’nun en çeşitli demografisine sahip ülkelerinden biri.
Ancak geçici anayasa komisyonunun hazırladığı taslak metin bu yaklaşımla çelişiyor. Taslakta “Suriye Arap Cumhuriyeti” ifadesi yeniden yer aldı, devlet başkanının dininin İslam olduğu vurgulandı ve Colani’ye beş yıllık yürütme yetkisi tanındı. Bu taslak; Özerk Yönetim, Dürziler, Aleviler ve Hristiyanlar tarafından reddedildi. Şam rejimine karşı protestolar yapıldı. Bu da gösteriyor ki, henüz tüm tarafların üzerinde uzlaştığı bir zemin oluşmuş değil.
– Bu noktada Dürzileri de sormak istiyorum. Onlar sanırım geçici anayasa taslağını şiddetle reddettiler değil mi?
Tepkileri çok netti. Colani ile Mazlum Abdi arasındaki mutabakattan sonra, Özerk Yönetim’in arabuluculuğuyla geçici hükümet ve Dürziler arasında bir görüşme gerçekleşti ve ilk aşamada bir uzlaşma sağlandı.
Ancak anayasa taslağı açıklanınca, Dürziler yeniden Süveyda’da Suriye bayrağını indirerek Şam rejimini tanımadıklarını ilan ettiler. Yani henüz ortak bir masa kurulmuş değil; kriz ve kaos hâlâ devam ediyor.
– Suriye’de Arap ve Kürtlerin dışında kalan halk ve inançlar için Colani hükümeti yeterince güven teşkil ediyor mu? Saha nasıl bir veri sunuyor bu konuda?
Suriye’nin demografik yapısı, sahip olduğu etnik ve inançsal çeşitlilik açısından Orta Doğu’nun en zengin yapılarından biridir. Arap Aleviler, Ezidi Kürtler, Dürziler ve dört-beş farklı Hristiyan halkı bu mozaiğin parçalarıdır. Araplar, Kürtler, Türkmenler, Çerkezler, Asuriler, Süryaniler, Ermeniler ve kısmen Yunan Hristiyanlar başta olmak üzere, Suriye birçok farklılık barındırır. Bu halkların tamamının haklarının güvence altına alınması gerekmektedir.
Bu topluluklar arasında yalnızca iki kesimin örgütlü bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Bunlardan biri Kürtlerin öncülük ettiği Özerk Yönetim’dir. Bu yönetim yapısı içerisinde Süryaniler, Asuriler ve Ermeniler de yer almakta ve Özerk Yönetim bünyesinde hareket etmektedir. Özerk Yönetim ve Mazlum Abdi yalnızca Kürtleri temsilen sahada bulunmamakta; bölgede yaşayan tüm halkların temsilini üstlenmekte ve aynı zamanda Dürzileri de savunmaktadır. Dürziler de Kürtlerle sahada ortak hareket eden bir konumdadır.
– Tam bu noktada İsrail’in Dürzilere verdiği desteği açıklayan beyanını sormak istiyorum. Tam olarak nasıl bir ilişkileri var?
Dürzilere destek verdiğini sıkça ifade eden bir İsrail gerçekliği söz konusudur. İsrail ile Dürziler arasında resmi bir mutabakat bulunmasa da, İsrail hem Kürtlere hem de Dürzilere yönelik desteğini her fırsatta dile getirmektedir. Özerk Yönetim ile Dürziler birçok konuda stratejik ve ortak hareket etmekte, aralarında belli bir bütünlük oluşmuş durumdadır.
Buna karşın, Hristiyanlar ve Aleviler açısından durum daha zorlayıcıdır. Bu gruplar örgütlü bir yapıya sahip olmadıkları için, kendilerini temsil edecek, taleplerini ifade edecek bir yapılanmaları da bulunmamaktadır. Bu nedenle bu halkların temsiliyetini çoğunlukla Özerk Yönetim üstlenmektedir. Taleplerini dile getirme noktasında Özerk Yönetim devreye girmektedir.
– Arapların hepsine hitap etmeyen bir Colani hükümeti mi var?
Colani Rejimi’nin zihniyeti cihadist temellere dayanmaktadır. Şeriat eksenli, cihadist bir yapılanma öngörmektedirler. Bu yapıların tamamı El-Kaide kökenlidir ve ideolojik yaklaşımları ağırlıklı olarak cihadı esas alır. Dolayısıyla bu zihniyetin farklılıkları kabul etmesi mümkün değildir. Ne Kürtleri, ne Alevileri, ne Dürzileri, ne de kendileri gibi düşünmeyen Sünnileri kabul ederler. Geçmişte binlerce Sünni’yi de katletmişlerdir. Örneğin, Deyrezor’da gerçekleştirdikleri büyük katliamlardan biri, Şeddat Aşireti’nden bir gecede bin 500’den fazla erkeğin başını kesmeleriyle sonuçlanmıştır. Bugünkü yapı, bu tür cihatçı oluşumların artıklarıdır.
Eğer bir gelişme olacaksa, Kürtler ve Dürziler gibi örgütlü yapıların iradesiyle gerçekleşecektir. Bir yapı örgütlenir, güçlenir, hem sokakta hem masada iradesini ortaya koyarsa kazanım elde edebilir. Unutulmamalı ki hak verilmez, alınır. Mücadele varsa hak elde edilir; mücadele edilmezse kimse haklarını sana vermez.
– Özerk Yönetim’in genel hükümete dâhil olacağı söyleniyor. Böyle bir durumda Kürtlerin ülke yönetimindeki rolü nasıl bir sonuç doğurur?
Yapılan mutabakat, Kürtlerin ve Kürtlerin öncülüğündeki Özerk Yönetim’in devlet yönetiminin hem kurumsal hem de siyasal anlamda tüm aşamalarında yer almasını öngörüyor. Bu, aynı zamanda garanti altına alınıyor. Özerk Yönetim temsilcileri, hem Şam hükümetinde hem de oluşacak yönetimsel iradede yer alacaklar.
Bunun adı güçlendirilmiş valilikler mi, Lübnan tarzı demokrasi mi, federasyon mu, kantonal bir yapılanma mı olur, ilerleyen süreçte göreceğiz. Buna gelişecek olan süreç karar verecek. Yapılan diyalog sürecinde açığa çıkacak bir yapıdan söz ediyorum aslında. Fakat tümünde Kürtler ve onların temsil ettiği Özerk Yönetim yer alacak. Çünkü bir noktayı kaçırıyoruz; şu an yalnızca Kürtleri temsil eden bir irade yok. Özerk Yönetim ve QSD, kendi bölgelerinde yaşayan Arapları, Türkmenleri, Asurileri, Süryanileri, Ermenileri ve diğer azınlıkların tamamını temsil ediyor. Mutabakatın ortaya çıkardığı sonuca göre söylüyorum: Kürtler doğal olarak tüm süreçlerde yer alacaklar.
Bu da, Özerk Yönetim’in sahip olduğu zihniyet dünyası ve ideolojik perspektifi nedeniyle, hem Suriye’de hem de Orta Doğu’da önemli değişimlere yol açabilecek bir etki yaratacaktır. Çünkü Özerk Yönetim, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir paradigmayı esas alıyor. Bu temelde maksimum katılımı önemsiyor ve tabandan tavana karar alma süreçlerini işletiyor. Yani demokratik bir yönetim tarzını benimsiyor. Bu model, bugüne dek dünyada var olan demokratik modellerin en gelişmiş örneklerinden birini temsil ediyor. Sokak komünlerine, meclis sistemine dayalı bir yönetim tarzı esas alınıyor. Halk meclisleri eksenli bir örgütlenme görülüyor.
Doğal olarak bu modelin pratikleşmesi, bir mücadele sürecine bağlıdır. Çünkü karşısında bu yapının tam zıttı bir irade bulunuyor. Tüm bu süreci birlikte geliştirmek gerekiyor. Konjonktür, dünya, uluslararası ve bölgesel güçler de bunu dayatıyor. Dolayısıyla hem masada hem de sokakta Özerk Yönetim’in önünde çok çetin bir mücadele süreci olacak. Önemli olan, bu sürecin şiddetsiz ve çatışmasız yürütülmesidir. HTŞ, “Farklı düşünmüyoruz, farklı bakmıyoruz” dese de, tarafların tartışabilmesi ve bu süreci şiddet dışında yürütebilmesi gerekiyor. Nitekim Özerk Yönetim ve QSD de bu yönde beyanlarda bulunuyor.
Önümüzde taşların yerine oturması için uzun bir süreç var. Ciddi bir mücadele olacak. Ancak önemli olan, bu sürecin şiddetsiz şekilde yürütülmesidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin öncülük ettiği bu yeni Orta Doğu sürecinde, Kürtler öncülüğünde halklar, şiddetsiz biçimde haklarına ulaşabilme yolları üzerinde ciddi şekilde düşünmektedir. Özerk Yönetim bu sürecin en önemli parçalarından biridir.
– Mutabakatın son maddesinde geçen “komisyonlar”ın görevleri tam olarak ne olacak?
Her iki taraf – yani Şam yönetimi ve Özerk Yönetim – tarafından belirlenen sekiz kişilik bir üst komisyon kuruldu. Bu komisyon, her madde için alt komisyonlar oluşturarak süreci yönetecek. Bu komisyonlarda tüm inançlar, halklar, siyasi yapılar yer alacak. Çünkü bu mutabakat yalnızca Mazlum Abdi’nin imzası değil; Özerk Yönetim, bu süreci bölgede yaşayan tüm gruplara danışarak yürüttü.
Komisyonlar, her madde üzerinde ayrı ayrı çalışacak, hukuki altyapıyı oluşturacak ve uygulamaya yönelik planlar hazırlayacak. Bu sürecin tamamlanması için hedef bir yıl. Ancak dış müdahaleler, özellikle Türkiye’nin saldırıları ve provokasyon girişimleri, sürecin önündeki en büyük engellerden biri. Buna rağmen taraflar geri adım atmazsa önemli kazanımlar elde edilebilir.
– Komisyon çalışmalarından anlaşılacağı üzere ikinci bir mutabakat da mı olacak?
Evet, bu ilk adımdı. Bundan sonra ikinci, üçüncü, belki onlarca tematik mutabakat olacak. Her madde, her kurum ayrı ayrı görüşülerek somutlaştırılacak. Bu, tüm dünyada çatışma çözüm süreçlerinde uygulanan klasik bir yöntemdir. Yani hukuki ve pratik altyapı parça parça inşa edilecek.
– Mutabakatta özel olarak kadınlara değinilmemişti. Rojava Devrimi gibi bir devrimin öncüsü olan kadınlara mutabakatta özel bir alanın açılmaması sahada nasıl karşılandı?
Rojava Devrimi, doğal olarak bir kadın devrimidir. Öncülüğünü kadınlar yapmıştır ve bu yönüyle hem tarihe hem de dünya kamuoyuna mal olmuştur. Zaten beklenen de buydu. Karşısında ise bütünüyle kadın zihniyetini, kadın varlığını, kadın bakış açısını ve kadın merkezli bir yaşam tarzını reddeden bir yapılanma mevcuttur. Böyle bir iktidar yapısı söz konusudur. Şu an merkezi hükümet bu yapının kontrolündedir. Bu durum, bir mücadele sürecidir.
Kongra Star başta olmak üzere tüm kadın kurumları bu durumu kesin bir biçimde reddetmiş ve eleştirmiştir. Özellikle Arap kadınlarından oluşan Zenobia Kadın Hareketi, yine Kongra Star, diğer kadın yapıları ve gençliğin kadın oluşumları bu karara tepki göstermiştir. Hatta anlaşmaya dair tepkiler de dile getirilmiştir. Ancak anlaşma sağlanmadan önce kadın hareketine danışılmış ve iradesi esas alınmıştır.
Dediğim gibi; bu, tam anlamıyla bir antlaşma süreci değil, bir mücadele sürecidir. Bundan sonraki aşamada da hem Özerk Yönetim’in, hem QSD’nin hem de oluşturulan komisyonun, kadın iradesinin belirleyici olması yönündeki mücadelesi devam edecektir diye düşünüyorum.
– Bu soruya paralel olarak şunu da sormak istiyorum; QSD’nin merkezi orduya dahil olması da maddeler arasında yer alıyor. QSD’nin en büyük bileşeni YPJ’dir. Colani geçici hükümeti YPJ’nin ordudaki varlığına karşı yaklaşımı nasıl olacak?
QSD’nin entegrasyon süreci gündemde ve bunun en hassas noktası kadın güçleri. YPJ sadece askeri bir birlik değil; kadınların öz savunma hakkının simgesidir. Aynı şekilde kadın asayiş birimleri, iç güvenlik yapıları da var.
Bu kazanımların korunması kadın hareketi açısından vazgeçilmezdir. Kadınlar bu sürecin dışında kalırsa, toplumun yarısı dışlanmış olur. Böyle bir sistemin başarıya ulaşması da mümkün değildir. Kadın iradesinin olmadığı bir mutabakat gerçek anlamda toplumsal bir karşılık bulamaz.
– Bu mutabakat dünya gündeminde de yer aldı. Rojava’daki bu gelişmeler, Türkiye’deki demokratikleşme süreciyle nasıl bir bağlantısı olabilir?
Bu süreç, Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesinden bağımsız değil. Aslında “Demokratik Suriye, Demokratik Türkiye, Demokratik İran ve Irak” fikri temelinde şekilleniyor. Bu da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu Demokratik Orta Doğu perspektifine dayanıyor.
Abdullah Öcalan’ın “QSD’li dostlar” başlığıyla bölgeye gönderdiği bir mektup vardı. Bu mektup, sürecin ilerlemesine katkı sundu ve güç verdi. Tabii, Türkiye’nin bu noktada belirleyici bir konumu var. Türkiye’de gelişecek olan demokratikleşme sürecinin sunacağı katkı, Suriye’ye de yansıyacaktır. Çünkü şu an Suriye’deki sorunun temel kaynağı aslında Türkiye’dir. Kürtlerin haklarını elde etmesinin önündeki en büyük engel de Türkiye’dir. Türkiye bu noktada büyük bir stratejik değişim yaşarsa, bu durum doğal olarak Suriye’ye de sirayet edecektir. Aynı zamanda, Suriye’de şu an yaşanmakta olan sürecin ana belirleyicisi de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dır.
– Suriye’yi totalde ne bekliyor? Karmaşık bir mozaik ve politik dengelerin olduğu bu coğrafya, sence siyasal refah açısından başarılı olacak mıdır?
Bundan sonrası Suriye halklarının kendi iç dinamiklerine ve kapsayıcı bir demokrasi anlayışına bağlı. Elbette kolay bir süreç olmayacak. Bölgesel ve uluslararası aktörlerin ciddi çıkarları var. Ancak yine de umutluyum. Çünkü ilk kez halklar, kendi iradeleriyle geleceklerini şekillendirme iradesi gösteriyor. Sahadayım, birçok kesimle temas hâlindeyim. Bu umudu doğrudan gözlemliyorum.
– Umudunu besleyen faktörler neler?
Umudumu besleyenler ne uluslararası ne de bölgesel güçlerdir. Asıl umut veren, Suriye’de filizlenen toplumsal dinamiklerdir. Çünkü güçlü bir örgütlü yapılanma ortaya çıkmış durumda. Gerçek anlamda bir demokratik inşa süreci yaşanıyor. Elbette bu bir süreçtir; eksiklikleri, yetersizlikleri olabilir. Ancak tüm bu sınırlılıklara rağmen, bu gelişmeler insana umut aşılıyor. Bugün, dünyanın en karanlık yapılarından biri olan DAİŞ’i dize getiren, onu bozguna uğratan bir kadın özgürlük mücadelesi var. Bu mücadelenin ortaya koyduğu öncülük, geleceğe dair umut verici en somut gelişmelerden biridir.
Ancak tehlikeler ve riskler hâlâ ciddi biçimde varlığını sürdürüyor. Karşımızda hâlâ cihatçı gruplar bulunuyor ve bu gruplar, Şengal’deki Ezidi katliamından Alevi toplumuna yönelik saldırılara kadar çok sayıda vahşete imza atmış durumda. Kendi dışındaki hiçbir inancı ve halkı tanımayan, yaşam hakkı bile tanımayan bu zihniyetin temsilcileri, ne yazık ki bugün uluslararası ve bölgesel güçler tarafından destekleniyor. BM, AB, Arap Birliği ve ABD gibi aktörler bu gruplara doğrudan ya da dolaylı biçimde destek sunuyor. Bu nedenle süreç kolay ilerlemeyecek. Daha fazla mücadeleye, daha fazla siyasal ve diplomatik çabaya ihtiyaç var. Çünkü Suriye’de asıl dönüşüm süreci henüz yeni başlıyor. Provokasyon zeminleri de hâlâ mevcut. Ahmed Eş-Şara’nın liderliğini yaptığı geçici hükümetin bu süreci tamamlayıp tamamlayamayacağı dahi bir tartışma konusu.
Bugün Suriye’deki en güçlü alternatif Özerk Yönetim’dir. Halkların umutlarını bağladığı en gerçekçi yapı budur. Bunun karşısında ise uluslararası güçlerin dayattığı başka bir yapılanma duruyor. İşte tam da bu iki hattın çakıştığı noktada yeni bir süreç başlıyor.
Temennimiz, Orta Doğu’da sorunların artık demokratik yöntemlerle çözülmesi ve yeni yaşam modellerinin geliştirilmesidir. Tıpkı Rojava’da olduğu gibi… Çünkü Ortadoğu’nun artık gerçekten soluk alabileceği bir nefese ihtiyacı var. Aynı zamanda yüzlerce yıllık krizlerin yol açtığı kaosu aşmak, önümüzde tarihi bir zorunluluk olarak duruyor.
Bu kaosu aşabilecek en güçlü irade ise bugün, Kürtler öncülüğünde şekillenen Rojava Devrimi’nde vücut bulmuş durumda.
– Kürtler Orta Doğu’da nasıl bir politik ve stratejik güç oluyor? Önümüzdeki yıllarda Kürtleri dört parçada neler bekliyor?
Orta Doğu yeni bir sürece girmiş durumda. Üçüncü Dünya Savaşı aslında 1999’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın uluslararası komplo ile yakalanması ve ardından Saddam’ın devrilişi ile başladı. Sonra Arap Baharı ve Suriye süreci var. Bu daha da yayılacaktır mutlaka. Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkezi eskiden de Orta Doğu idi, şimdi de öyle. Bu bazen yayılıyor. Ukrayna’dan tutalım, daha birçok bölgeye kadar yayılan bir süreç var. Ama merkez Orta Doğu’dur. Yeni bir şekillenme, yeni bir dizayn süreci var. Burada Kürtlerin pozisyonu önemlidir. Dört ülkede esas belirleyici güçtürler.
– Bu süreçteki avantajı ne peki Kürtlerin? Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak nasıl bir avantaj ellerinde bulunuyor?
Şu anda daha örgütlüdürler. Yani diplomatik, askeri ve mali açıdan daha örgütlü bir toplumsal gerçeklik var. Ulusal bilincini daha üst düzeyde yakalamış ve kritik konularda birlikte hareket edebilme, mutabık olma durumları var. Bu da birçok açıdan Kürtlerin elini güçlendiriyor. Büyük riskler de var fakat büyük kazanımların olabileceği bir süreç de var.
Şimdi Kürtlerin bu noktada diğer bir farkı da, bütünüyle uluslararası güçlere entegre olmamalarıdır. Taktiksel ilişkiler var; ABD, İran, Arap cephesi, Avrupa ve Britanya ile. Kürtlerin hem bölgesel hem de uluslararası güçlerle ciddi temasları ve ilişkileri var. Fakat bu, tümden entegre olma, denetim ve kontrol altına giren bir pozisyonda değil. Bu da Kürtlerin elini güçlendiriyor, yerelde güçlendiriyor. Yine yerel dinamiklerle ilişkileri çok güçlüdür. Bölgede var olan dinamiklerle güçlü bir ilişkileri var. Halk da bunun öncülüğünü yapıyor.
Kürtler açısından diyebilirim ki, önümüzdeki süreç gerçekten soğukkanlı, diplomatik yolları etkili kullanan ve öz savunmasını hiçbir zaman elden bırakmayan bir durum söz konusudur. Kürtlerin perspektifi bellidir: Demokratik İran, Demokratik Suriye, Demokratik Irak, Demokratik Türkiye ve Demokrasi Kürdistan temelli bir bakış açısı var. Aslında demokratik ulus eksenli, sınırların anlamını yitirdiği, ulus-devlet çağının çöktüğü bir süreçte Kürtler, adeta hem DAİŞ’e karşı yürüttükleri savaş hem de Rojava’da açığa çıkardıkları deneyim, dört parça Kürdistan ve dünyanın birçok noktasında ortaya koydukları siyasi ve diplomatik tecrübeyle çok güçlü bir sürece girmiş durumdalar.
– Bu söylediklerinin sahaya yansıması nasıl oluyor?
Sahadaki öngörüm de budur. Çünkü yediden yetmişe örgütlü bir halk gerçekliği var. Bu süreçte de net olan durum şu: örgütlü olan ve örgütlü hareket eden kazanıyor. Bu noktada Kürtlerin şu an temel bir sorunu var; ulusal birlik sorunu. Eğer Kürtler kendi içerisinde bunu da net bir şekilde sağlarlarsa, Kürdistan’ın dört bir yanında gerçekten iç ulusal sorunlarını çözüp bu sürece güçlü bir ulusal kimlikle dahil olurlarsa, birçok sorunun çözümüne de katkı sunarlar. Bunu sağlayacak teori ve ideolojik deneyime de sahiptirler. Böylesi bir bilinç dünyası da oluşmuş durumda. Bunun öncülüğünü de Kürt kadını yapıyor ve dünyada açığa çıkardığı müthiş bir çekim, enerji ve sinerji var. Tabii bu da Kürtlerin elini güçlendiriyor. Neticede kararı son noktada verecek olan halklardır. Halklar nezdinde Kürtlerin ciddi bir karizması var diyebilirim.