• ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
  • ON1MERİDYEN
  • YAZARLAR
  • RÖPORTAJ
  • FOTOHİKAYE
  • TOVÊN DARÊ
  • AZ ÇOKTUR
  • PODCAST
Home»Genel Yazılar»BARIŞIN ANATOMİSİ: PKK İLE TÜRKİYE DEVLETİ ARASINDAKİ GÖRÜŞMELER VE ÇÖZÜM SÜRECİ

BARIŞIN ANATOMİSİ: PKK İLE TÜRKİYE DEVLETİ ARASINDAKİ GÖRÜŞMELER VE ÇÖZÜM SÜRECİ

0
By Mir Ali Koçer on 15.04.2025 Genel Yazılar, Mir Ali Koçer, Röportaj
Paylaş
Twitter Email Copy Link WhatsApp
"KÜRTLER VE CUMHURİYET" KİTABI 
 RÖPORTAJ SERİSİ - I
MİR ALİ KOÇER

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet formuna ayna tutan ve 100 yazarın farklı makalelerinden müteşekkil olan “Kürtler ve Cumhuriyet” kitabı, 2023 yılında yayınlamıştı.  Kitabın düzenleyenleri olan Ayhan Işık, Gülay Kılıçaslan, Behzat Hiroğlu, Kübra Sağır ve Çağrı Kurt’un müthiş emekleriyle ortaya çıkan bu eser, Kürtlerin cumhuriyetle olan ilişkilerini 100 farklı yazarın makaleleriyle okuyucuyla buluşturuyor.

Kitapta “Barışın Anatomisi: PKK ile Türkiye Devleti Arasındaki Görüşmeler ve Çözüm Süreci” başlığıyla makalesi yayınlanan Dr. Hasan Kılıç ile konuştuk. Kılıç, makalesini yazarken henüz Türkiye devleti ile Kürt Siyasi Hareketi arasından 2024’ün Ekim ayından bu yana süregelen diyalog süreci başlamamıştı. Ancak, kitap yayınlandığında MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ilk adımları tazeliğini koruyordu.

Kılıç’ın makalesinde değindiği konular oldukça önemli ve özellikle son 10 yılda Kürtler ile Türkiye devleti arasında vuku bulan devinimlere yer veriyor. Makalenin, bugün hâlâ devam eden diyalog süreciyle birlikte yeniden ele alınmasının ehemmiyetine vurgu yapmak amacıyla Kılıç’a sorduğumuz soruların cevaplarını sizlerle paylaşıyoruz.

– Neden özel olarak bu konuyu seçtin?

Kürt siyaseti ile Türkiye devleti arasında dönem dönem gelişen diyalog-temas süreçlerinin belli bir çerçeveye oturtularak tartışılması gerekiyor. Bu çerçevenin temel diyalektiğinin ilişki-çelişki diyalektiği olduğunu, belli bir mücadele birikiminin ve güç matrislerindeki sıkışmanın ürünü olduklarını kritiğe katmak gerekiyor.

1993’ten bugüne ne zaman bir temas sağlandıysa belli kesimler bu temasları o anda gelişen, reel-politik çıkarların ve hedeflerin esas alındığı tekrara dayalı bir yorumla irdeliyor. Oysaki Türkiye devletini Kürtlerin varlığını ve siyasi iradesini kabul etmeye götüren belli bir yol ve mücadele pratiği söz konusu. Elbette bu süreçler, iktidarların veya partilerin kendi ajandalarının da rol oynadığı dönemlerdir. Fakat dinamik bir mücadele gelişmese, hiçbir iktidar Kürt meselesi gibi bir kurucu egemenlik meselesini çözmek için masaya oturmaz veya oturmak istemez.

Öte yandan bu konuyu özel olarak seçmemin nedenlerinden biri, Kürt meselesine kafa yoran bazı yorumcuların diyalog-temas süreçlerini okurken Kürt siyasi hareketinin yürüttüğü mücadeleye karşı “seçici görmezlik” tavrıyla hareket etmesidir. Sorulan soru genelde şu oluyordu: “Barış nasıl yapılır?”. Bu soru, ‘barışı konuşmayı mümkün kılan şey neydi’ sorusunu gözardı ediyordu. Bu durum da ya barışa ‘saf iyilik’ olarak bakmayı, yani de-politize etmeyi ya da tarafları bir temas-diyalog içerisine girmeye ikna eden siyasal gerçekliği pas geçmeyi getiriyor.

Oysa ‘barışı konuşabilmeyi sağlayan zemin nasıl var oldu’, ‘egemenler barışı konuşarak dönüşme veya egemenlik paylaşma noktasına nasıl geldi’ soruları hayati önemdedir. Bu soruları sormazsak şunu görmemiz zorlaşır: Barış arayışı ‘saf iyilik hali’ değildir, barış arayış süreçleri olabildiğine politiktir ve dolayısıyla ilişki-çelişki diyalektiğine tâbidir. Barış arayışını mümkün kılan zemin ve barışın politik mücadele alanı olduğu gerçekliğinden uzaklaştığımızda de-politik tutumlara savrulma kolaylaşıyor; güç matrislerinin reel analizi ve barışa farklılaşan yaklaşımları görmek zor hale geliyor. Özcesi konuyu seçmemin esas nedeni bugüne kadarki barış görüşmelerini var eden dinamiği, barış görüşmeleri esnasında yürüyen politik mücadeleyi de-politizasyona ve seçici görmezlik tuzaklarına düşmeden anlayabilmekti.

– Makalenin başlığını/içeriğini ve Ekim ayından bu yana devam eden diyalog atmosferini yan yana getirdiğimizde, bugün neleri eklemek isterdin?

Makaleye bir ek yapsam Ekim ayında başlayan bu süreci küresel, bölgesel ve Türkiye ekseninde egemenin yaşadığı tıkanmalar ve bunları aşmak için Kürt meselesinde adım atma zorunluluğu olarak okur, söz konusu bağlamları analiz etmeye çalışırdım.

2015 yılında egemenler Türklük ve devlet krizinin artık sürdürülemeyecek hale geldiğini gördüklerinde bir karar verdiler. Siyasal olanı mümkün kılan bu kararla dost-düşman ikilemi yeniden belirlendi. Çözüm arayışı, siyaset ve hukuk zemininden şiddet ve çatışma zeminine geçti. Aradan geçen on yılda, egemenler planladıklarını tam olarak gerçekleştiremediler.

Türklük bu süreçte kimi zaman ırkçı sembollerle yüceltilse de Kürt gerçekliğinin geldiği düzey geri götürülemedi. Devlet, daha otokratik bir nizama kavuştu ama ürettiği rıza azaldı. Buna Kürt siyasetinin mücadelesi, ekonomi başta olmak üzere birçok sebepten ötürü AKP ve Erdoğan’ın seçmen havuzunun daralması, 7 Ekim’den bu yana bölgede gelişen olaylar ve yarattığı riskler, Suriye’de Esad’ın devrilmesi ve Trump ile AB arasındaki gerginliğin yarattığı fırsat alanları eklendi.

Bunları bir arada düşündüğümüzde Ekim ayıyla birlikte tekrar bir temas-diyalog sürecinin başladığını görebiliriz. Bu süreci başlatan nedenlerden herhangi birisini kritiğe dâhil etmemek ciddi bir eksiklik ve boşluk yaratır. Dolayısıyla hukuk koruyucu şiddete karşı, hukuk kurucu şiddet yeni bir denklem yaratmıştır. Bugün demokratik siyaset ve müzakereyle yeni hukukun belirlenmesi ve Kürt halkının siyasal tanınması güncel tartışmayı çerçevelendiriyor. Elbette ki, iktidarın bu aşamadan vazgeçmesi, tekrar şiddeti esas alması ihtimal dâhilindedir. Oysa tarihsel ve siyasal olarak geldiğimiz aşamada, Kürt halkının siyasal tanınması ertelenebilir ama geriye götürülmesi imkânsıza yakındır.

– Makalede sıkça “ikili iktidar”a ve ona yönelik saldırıların sınır tanımazlığına yer veriyorsun. İkili iktidar neden gerekliydi/oluştu ve ona karşı bu tahammülsüzlüğün temeli neydi?

İkili iktidar kavramıyla, iki iktidar-iki hukuk denkleminde açıklamıyorum. Daha çok toplumun belli bir kesiminin resmi iktidara karşı rıza göstererek eklemlendiği, orada siyasal özne haline geldiği, duygu-düşünce-davranışlarını buna göre belirlediği bir hegemonik güçten bahsediyorum. Türkiye’deki resmî ideolojinin Kürt halkına yönelik inkâr politikalarına karşı çıkan Kürt siyaseti, mücadelesi, sözü ve direniş repertuarıyla Kürt halkının büyük bir çoğunluğu ve Türkiye halklarından da azımsanmayacak bir destekle hegemonik bir güç oldu. Kavramlar, yaşamlar, duygular üzerinde belirleyici hale geldi. Dolayısıyla toplumsal kabul anlamında ikinci bir hegemonik güç oluştu. Buna karşı Türkiye devleti egemen mevcut gerçekliği görüp politikalarını gözden geçirmesi gerekirken, bu karşı hegemonik gücü bastırmaya ve inkârı devam ettirmeye yöneldi. Böylece belli bir topluluk üzerinde ve siyasal alanda iki hegemonik gücün politik mücadelesi gerçekleşmeye başladı.

Bu politik mücadelenin ilk aşaması tamamlandı ve Kürt meselesi artık kolektif bir varlığın kabulü meselesi olmayı geride bıraktı. İlk aşama olan “inkâra karşı varlık kabulü” aşamasında, Kürt siyaseti başarılı oldu. Şimdilerde ve yakın gelecekte artık Kürt halkının siyasal tanınması meselesini konuşuyor olacağız. Dolayısıyla resmi egemenin, hegemonik güce saldırılarından medet uman pozisyonu için artık son demlerdeyiz.

Yani bir yanda artık varlığını kabul ettirme derdi olmayan Kürt siyaseti, diğer yanda Kürtlerin varlığını inkârla sonuç alamayacağını bir kez daha anlayan bir egemen gerçekliği söz konusu hale geldi. Bundan sonrasında artık Kürt sorunu demokratik toplum, özgür siyaset ve evrensel hukuk üzerinden düşünülerek Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi Sayın Öcalan’ın belirttiği gibi “demokratik uzlaşma” yöntemiyle tartışılabilecek.

– Makalenin başlarında, Türkiye’nin ulusal kimlik inşası üzerinden sınıf politikalarını da devreye koyduğunu ve onu takip eden cümlende ise, sınıfsal çelişkilerin üzerini örtme işlevinde ortak hedef belirleme kapsamında yaratılan ortak bilinç ve histerinin etkisinin olduğunu söylüyorsun. Bu bağlamda iki paralel soru ortaya çıkıyor; Birincisi, henüz iç pazarı oluşmamış, üretim araçları oldukça zayıf olan bir devlette sınıf politikalarının hangi düzeyde yaşam bulacağı? İkincisi ise, burada sınıftan kastın sadece ekonomizm bağı mı yoksa etnik, sosyal veya kültürel tahakkümden hasıl olan bir sınıf mı?

Türkiye’de kurucu iradenin sınıfsal politik tercihlerinden bahsediyorum. Türkiye’nin kuruluşuyla piyasa merkezli bir ekonomi-politik sisteme entegre olması birbirinden ayrılamaz. Yani öyle bazılarının dediği gibi “anti-emperyalist” bir mücadele ve kuruluş söz konusu değil. Dolayısıyla üretim araçları zayıf olsa da “piyasa ekonomisi”ne dahil olma kararı almış ve bu yarışa hazırlanan bir Türkiye devleti gerçekliği var. Hangi düzeyde yaşam bulacağı meselesini zaten sonraki dönemlerde görüyoruz. Yaşam bulmasından önce bunu mümkün kılan karar vasfı gerçekleşiyor.

Bu karardan sonra bugüne kadar Türkiye piyasa ekonomisine iman etmiş politikalarla yönetilegeldi. Kapitalist sistem her form değiştirdiğinde (klasik liberal, Keynesyen, Neo-liberal vb.) Türkiye hızlıca adapte oldu. Bunun en dramatik örneği 12 Eylül darbesidir. Tanklarla, topla, tüfekle neo-liberalizme entegre olundu.

İkincisi ise, elbette sadece ekonomizm eksenli bir durumdan bahsetmiyorum. Etnik, sosyal, ahlaki ve kültürel boyutları olan, üzeri örtülmek istenen bir kolonyal ruha sahip olan sınıf politikası söz konusudur. Nitekim Müslüman olmayan topluluklara yaşatılan istibdat ve öldürme politikalarıyla sermayenin birikmesi arasındaki ilişki Türkiye’de çok çalışılmamış bir konu olarak duruyor. Tekil olaylar üzerinden sermayenin transferini gösteren envanter çalışmaları elbette var ama bu yetmiyor. Dünyada kimi çevrelerce “nekroekonomi” kavramı üzerinden tartışılan etno-merkezcilik ve sermaye birikimi arasındaki ilişkiyi süreklilik içerisinde gösteren tartışmalar var. Çok dağılmadan şunu ifade etmek gerekir; Türkiye kuruluşundan itibaren milli bir sermaye-burjuvazisi yaratmayı hep kutsal kanun olarak önüne koydu. Bunun için etnik, toplumsal, kültürel herhangi bir müdahaleden asla imtina etmeyen bir etik sorunla yaşayageldi.

– “Devlet ve ulus organik ilişkisine dayanan, sınıfsal çelişkileri ortadan kaldırmak isteyen, ulus kurgusunu homojenlik üzerine kuran modern Türkiye devletini Kürtlerle masaya oturma fikrine yönlendiren tarihsel gerçeklik, PKK’nin öznesi olduğu ilk siyasal olaydır” diyorsun. Burada “ilk siyasal olay”dan kastın tam olarak nedir? Dahası, siyasallığı burada hangi maksatla kullandın?

İlk siyasal olaydan kastım, PKK’nin kurulduğu dönemde tarihsel ve yapısal düzeni kritize edip bir itiraz sürecini başlatmasıdır. Buradaki siyasallık, siyasal alanın tanımlanması tekelini devletten alarak kendi dost-düşman kurgusuna ve lügatine göre tanımlamaktır. Nitekim o döneme kadar devletin Kürtleri tanıma(ma) ve lügatini kendisinin oluşturması durumu vardı. Kürtlerin esasında Türk olduğu, dağlı-kıllı-cüsseli insanımsı varlıklar olduğu gibi ırkçı tanımlamalardan Güneş-Dil teorisine kadar geniş bir repertuar dönem dönem devreye konmaktaydı. Siyasal alanın dilsel evrenini devlet belirliyordu.

O güne kadar çeşitli itirazlar ve isyanlar ortaya çıktıysa da süreklilik sağlayamadı. Fakat PKK ile birlikte siyasal alanı ve olanı belirleyen dilsel evren değişti. Bugüne kadar çeşitli aşamalardan geçerek bugüne geldi. Bugün artık sadece Türkiye devleti değil; dünyada herhangi bir devlet veya halk Kürt halkının varlığını ve gerçekliğini inkâr edemeyecek duruma geldi. Düşünsenize bugün dünyanın herhangi bir yerinde ‘Kürtler aslında yoktur. Karda ses çıkaran Türklerdir’ gibi bir teori ortaya atsanız ya halinize gülünür ya da en yakın psikiyatri kliniğine sevkiniz yapılır.

Dolayısıyla ilk siyasal olay, o güne kadar süregelen sistemin siyasal alanı ve olanı belirleme kudretine alternatif üretimin ortaya çıkması ve dahası bunun belirleyici bir siyasal özneleşme üretmesidir. Deyim yerindeyse tarihin yeniden başlatılmasıdır.

– AKP’nin demokratikleşme sorununu ve ulusal kimlik krizini “Türklük Sözleşmesi’nden, Müslümanlık Sözleşmesi’ne” doğru genişleterek aşma istencini vurguluyorsun. Bu istencin ne kadar başarıya ulaştığını ve Müslümanlık Sözleşmesi’nin Kürtler açısından son on yılda/bundan sonraki vadelerde nasıl bir sorunsala dönüşeceğini düşünüyorsun?

Çözüm Süreci döneminde iki farklı tahayyül arasında araçların değiştiği bir siyasal mücadele gerçekleşti. AKP’nin tahayyülünün merkezinde Türklük Sözleşmesi’ni Müslümanlık Sözleşmesiyle ikame ederek Kürtleri eklemleme vardı. Yani Müslümanlık üzerinden kurulan siyasal bağ, Kürdün rızasını üreterek Kürt sorununu ortadan kaldıracaktı. Böylesi bir durum hem Türkiye’de Kürtlerin hak taleplerinden vazgeçmesi hem de Suriye’de ÖSO gibi yapıların eklemlenmesini sağlayacaktı.

İkinci tahayyül ise, Kürt siyasetine ait olan Türkiye’de eşitlik, demokrasi, özgürlük ve Suriye’de Üçüncü Yol’u esas alan yeni ve demokratik bir yaşam modeliydi. Bu iki tahayyül diyalog-temas yöntemiyle ilişki kurmasına rağmen çelişkileri giderecek bir yakınlaşma sağlayamadı ve çelişkiler galip gelerek süreç akamete uğradı.

Elbette her “Çözüm Süreci” aynı parametreler, konjonktür ve güç matrislerinin etkisi altında yaşanmıyor. İktidarın Kürt siyasetine bir kez daha Müslümanlık Sözleşmesi stratejisiyle yaklaşmayacağını daha Ekim ayı itibariyle görüyoruz. Kavram setlerine baktığımızda “Türk-Kürt ittifakı”, “tarihsel birliktelik” gibi kavram setleri üzerinden yeni bir oyun kurmaya çalışıyorlar. Çünkü o günden bugüne hem dünya hem bölge hem de Kürt siyaseti değişti, dönüştü.

Nihayetinde 2013-2015 yılları arasındaki Çözüm Süreci’nde iktidarın niyeti Müslümanlık Sözleşmesini tesis etmekti ama bu başarısızlıkla sonuçlandı. 2015 itibariyle Türklük Sözleşmesi’ne en sert şekilde dönüş çabası tam da ulusal kimlikle ilgili yaşadıkları krizden ötürüydü. Aradan geçen on yılda herkes ve her şey değişti. Dolayısıyla bir kez daha Müslümanlık Sözleşmesi üzerinden oyun kurma baştan itibaren büyük bir başarısızlıkla çökecektir.

– Fanon’un “yeni insan yaratımın”dan bahsediyorsun. Bunu önemsemekle beraber, bu sürecin Kürt hareketi açısından bir nihayete erdirilememe sorununa dair neler söylersin? Ya da sence bu önemli dönüşüm sürecini sistem nasıl ele alıp işledi?

Kürtleri merkezine alan anti-kolonyal okumalar, doğalında Fanon’u sıkça referans alıyor. Fakat Fanon referansları politik bir tercihle eksik bırakılıyor. Bu okumalarda sanki Fanon’u referans alarak “Kürtler Türk devletinden kurtulursa her şey güllük gülistanlık” olacak şeklinde tarih dışı bir okuma yapılıyor. Yani “ne gerek var Türk milliyetçisine, işte bizim Kürt milliyetçimiz” diyen temelsiz bir ikame durumu gelişiyor.

Oysa Fanon’un “topyekûn alt üst oluş ve evrensel bir yeniden inşa…” diyerek işaret ettiği bir nokta var. Bu temelsiz bir ikameyle veya tarih dışı çıkarımlarla anlaşılacak bir şey değil. Yine Fanon Yeryüzünün Lanetlileri eserinde “Avrupa için, kendimiz için ve insanlık için, yoldaşlar, yeni bir başlangıç yapmalı, yeni bir düşünce tarzı geliştirmeli ve yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız” diyor. Yeni insan yaratmak sadece sömürgeciden kurtulmanın yolu değil, ruhlara kadar sinmiş kolonyal psikopatolojilerden kurtulmanın da yoludur. Dolayısıyla meseleye biraz buradan bakmak gerekir.

Kürt hareketi, dönemsel güncellemelerle birlikte hep yeni bir siyasal özneleşmeyi halkın gündemine getirerek bugünlere geldi. Bunu dört dönemde inceleyebiliriz:

  • İlki, kuruluşundan Sovyetler’in yıkılışına kadar geçen süreydi.
  • İkincisi, Sovyetler’in yıkılışıyla 11 Eylül saldırıları arasında geçen süreydi.
  • Üçüncüsü, 2004 yılı ile 2025 yılı arasında geçen süreydi.
  • Ve sonuncusu ise kuşkusuz henüz tam etkilerini görmesek de 27 Şubat 2025’te yapılan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’yle başladı.

Her bir dönem kendi içinde küresel gelişmeleri gören, bölgeye etkilerini ölçen, Türkiye’ye ve Kürtlere etkilerini hesap eden belli bağlamlar-tartışmalar içerisinde şekillendi. Bu oldukça dinamik bir mücadele sürecidir. Söz konusu bağlamlar değiştikçe kendini yenileme ihtiyacı doğuyor ve Abdullah Öcalan’ın müdahaleleriyle bu dönüşüm tabana doğru yayılıyor, tüm kurumsallıkları yeniden kuruyor.

Dolayısıyla ‘nihayete erdirme’ kavramı üzerinden açıklayamayacağımız dinamik bir süreçle karşı karşıyayız. Sürekli değişip dönüşebilen ve bunu milyonlara yayabilen bir dinamik gerçeklik söz konusudur. Sistemde bu dönüşüm dinamiğini görüyor. Ancak siyasal ve toplumsal anlamda bu dönüşümle “barışık” bir yerde durmayı tercih etmedi. Kimi zaman diyalog-temas kurma süreçlerinde bir umut ışığı yandı ama devlet ve Kürt siyaseti açısından iki farklı dünya tahayyülü gerçekliği varlığını sürdürdü. Bugün özellikle küresel ve bölgesel dönüşümün yörüngeleri ile iç siyasetteki ve toplumdaki destek bakımından düşündüğümüzde geçmiş dönemden daha fazla ortak zeminler ortaya çıkabilir. Tahayyüller ortaklaşmasa da barışın yolları birlikte döşenebilir.

– 2015 yılından sonra siyaset ve ideolojiler üstü olması hasebiyle “Türklük-Sünnilik-Erkeklik” imtiyazlarının, devlet aklı için motivasyon olarak kabul edilip, ahlakın politikaya tâbi kılındığını söylüyorsun. Burayı biraz açmanı istiyorum. Bilhassa ahlakın politikaya tâbi kılınmasıyla tam olarak ne demek istiyorsun?

Politikayı ‘mutlak başarı’ elde etme alanı veya zorunluluğu olarak gördüğümüzde, geri kalan her şey politik başarının hizmetine koşulur. 2015 yılındaki devlet ve ulusal kimlik krizine karşı girilen sert yolun başarıya ulaşması için ahlaki olan her şey politikanın karşısında ikincil ve hatta kullanışlı aparat haline getirildi. Beka tehdidi, insana dair olan her şeyin anlamsız kılındığı bir sıfır noktasıyla düşünüldü. Ölümler, yazılamalar, mahremiyetler, yalanlar… Saymakla bitmeyecek kötülük -ki bu kavram bile etik olanın konusudur- beka tehdidi karşısında yapılmasında beis görülmeyecek şeyler olarak kabul edildi.

Yani kötülük her zamankinden kat be kat daha fazla olacak şekilde yapıldı ama bu durumlar ‘kötülük’ olarak değil, beka tehdidine karşı varlığını koruma uydurmasıyla gerçekleştirildi. Ahlak politikanın, kararın ve uygulamanın dışsal sınırları ve içsel huzursuzluğu olmaktan çıkarıldı. Politik kararın ve uygulamanın ihlal alanı olarak yeniden kuruldu.

– Makalenin bir yerinde devletin 2015-16 yıllarındaki sokağa çıkma yasaklarına dönük refleksini, Kürtleri yeniden kolonize etme, Türkleri ise oto-kolonize etmesi olarak okuyorsun. Bu pasajda aynı zamanda yeni sömürgecilik ve onun metotlarından dem vuruyorsun. 2015 yılı sonrası yeni sömürgeciliğin Kürdistan’daki etkilerine kısaca değinebilir misin?

2015 yılında devletin politikası iki yönlü kolonizasyonu içeriyordu. Birincisi de-kolonizasyon süreci yaşayan Kürtleri yeniden kolonize etmeye dönüktü. İkincisi de Çözüm Süreci’nin etkisiyle Kürdü ve Kürtlüğü normalleştirmeye ve dolayısıyla kabul ölçüleri içinde düşünmeye başlayan Türklük dünyasının oto-kolonizasyonuna dönüktü. Çünkü devlet, Kürtlere yeni bir tahakküm sürecini işletirken Türk (burada kastım biyolojik veya etnik bir referans içermiyor. Resmi kimliğe gönüllü dâhil olup konforundan faydalananlara işaret ediyor) aynı kalamazdı. Misal ablukalarda evlerin duvarlarına yazılan yazılarda yüceltilmiş Türklük sözleri ve sembolleri oto-kolonizasyon sürecinin önemli göstergeleriydi. Buna göre “Kürtlerle eşitlenmeyi kabul eden Türklük, düşkün bir Türklüktü. Yüceltilmesi gerekiyordu”. Ablukalardaki çatışmalar sonrası kentlerin girişlerinde çekilen militarist fotoğraflarla Türk’e bir kez daha “fetih” kabiliyeti ve dolayısıyla “güçlü olma” hatırlatılıyordu.

Devlet on yılda yöntemler ve araçlar farklı olmak üzere kolonizasyon sürecini yürüttü. Özellikle Kürt kentleri birer açık hava garnizonuna dönüştürüldü. Toplumsal ilişkilere sızıldı. İktisadi olarak geri bıraktırma süreci hızlandırıldı. Bunun da toplumsal çürüme ve çöküşe yol açması istendi. Tabii bunun ne kadar başarılı olduğunu herkes kendi parametre, bilgi ve deneyimlerine bağlı olarak değerlendirecektir. Ama geldiğimiz noktada, egemenlerin herhangi bir stratejik yöneliminin fayda-maliyet analizi içerdiği ve belli bir zaman-süre hesabına tâbi olduğunu göz önünde bulundurursak amaca erişilemediğini görürüz.

Kuşkusuz ciddi bir tahribat yaratılmış ve özellikle toplumsal ve iktisadi açılardan büyük yaralar açılmıştır ama 2015’teki beka tehdidi üzerinden alarmize edilen ve her türlü yöntemi/aracı hedefe ulaşmak için mübah gören büyük iddiaya karşı bugünkü manzarayı düşündüğümüzde mutlak bir başarının olmadığını görürüz.

– Son olarak; Ekim ayından beridir bir diyalog süreci var. Henüz Kürtler lehine olgunlaşmış bir süreçten bahsedemeyiz ancak tam da makalene dayanarak sormak istiyorum: Kürtlerin ve Kürdistan’ın merkezinde olduğu Orta Doğu’yu ne bekliyor?

Dünya siyasi tarihinde hiçbir sistem ve yapı sonsuza dek sürmedi. Hep bir değişim kapıyı çaldı. Sınır aşırı veya sınır içi tüm sistemler için bu geçerlidir. Bugün Orta Doğu’da birkaç geçmişin bir arada silindiğini görüyoruz.

İlki, post-Sovyet çağın Orta Doğu’daki mirası siliniyor. Post-Sovyet çağa miras kalan Baasçı yapılar dağılıyor. Baasçı son rejim olan Esad rejimi devrildi. Diğer yandan kendisini Atlantik blokuna dayandıran monarşiler içten veya dıştan basınçlarla ya devrildi ya da dönüşüme zorlanıyor. Bu dönüşüm sadece kurulu egemenlikleri değil, siyasi partileri, toplumsal grupları, ideolojileri, düşünceleri, ilişki dinamiklerini de dönüşüme zorluyor. Dolayısıyla artık Soğuk Savaş gramerinin siyasal olayı açıklayamadığı bir dönem başladı.

İkinci olarak daha sistemik bir dönüşüm gerçekleşiyor. Yüz yıl önce Orta Doğu’da kurulan ve ara duraklarda güçlendirilen tekçi, aşırı-merkeziyetçi ve ölçek olarak büyük egemenlikler çatırdıyor. Yüz yıl önce dışarıda bırakılan halklar ve inançların örgütsel yapılarının mücadelesiyle bu egemenlikler sürekli kriz rejimleri olarak var olabildi ve büyük oranda istikrarsızlık üretti. Şimdi yüz yıllık deneyimden etkilenen ve öğrenen bir dönüşüm gerçekleşiyor. Aşırı büyük, tekçi, eşitsizlik temelli egemenliklerin örgütlü halk ve inançlara güç transferi yaparak ortak yaşamı tekrar düşünebilmeleri mümkün hale geliyor.

Bu noktada bir yandan reel-politik olaylara bakmak ama daha önemlisi “Nasıl bir düzen kurulmak isteniyor?” sorusu etrafında düşünmek gerekir. Kanımca, büyük ölçekli egemenlik sahalarının korunduğu ama iç egemenliklerin paylaşılabildiği bir yeni düzen tasavvuru var. Buna ek olarak merkezi devletlerin birbiriyle ilişkilerinin daha geçişken, sınırların daha esnek olduğu yeni bir düzen -bir tür konfederal yapılar- Orta Doğu’da istikrar üretebilir.

Bu düzenin oluşmasında ve yüz yıllık sistemin meşruluk sınırları dışına itilmesinde Kürt halkı ve Kürdistan coğrafyasındaki itiraz ve direniş dinamikleri muazzam belirleyici oldu. Ama artık yeni bir dönemden bahsediyorsak konfederalizmi çerçeveleyen bir düzende, Kürtler hem yaşadıkları ülkelerin başkentleriyle yeni bir hukuk kurabilir hem de birbirleriyle sınır aşırı iletişim ve akışkanlığı güçlü şekilde sağlayabilir. Nitekim aynı durum bölgedeki diğer halklar için de geçerlidir.

Dr. Hasan Kılıç kimdir?

1988 yılında Bingöl’de doğdu. İlköğretim ve lise öğrenimini Bingöl’de tamamladı. Lisans ve Yüksek Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı. Doktorasını Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. 2023 yılında Dipnot Yayınları tarafından yayınlanan Kürtler ve Cumhuriyet adlı derleme esere katkı sağlamıştır. Siyaset felsefesi, devlet kuramı, demokrasi, Türkiye politik ekonomi tarihi, Kürt Sorunu gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır. Hakemli dergilerde çalışma alanlarıyla ilgili makaleleri yayınlanmıştır. Çeşitli gazete, internet sitesi ve dergide yazıları yayınlanmış, ulusal konferanslarda sunumlar yapmıştır.

Share. Twitter Email WhatsApp Copy Link
Previous ArticleIRKÇILIĞIN KÜRTLERE YAKLAŞIMI VE KİMLİK ÇATIŞMASI
Next Article ROJAVA ULUSAL BİRLİK KONFERANSI’NIN ANLATTIKLARI

Benzer Yazılar

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

Sosyal Medya Hesaplarımız
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube 1.4K
  • TikTok
Editörün Seçtikleri
Mir Ali Koçer

ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK

By Mir Ali Koçer01.04.2026

Orta Doğu, Mart 2026 itibarıyla tarihinin en karmaşık ve tehlikeli dönemlerinden birini yaşamaktadır. 28 Şubat…

2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU

29.12.2025

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025
Öne Çıkanlar

DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

28.11.2025

KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*

14.09.2025
Son Yazılarımız
  • ORTA DOĞU’DA YENİ JEOPOLİTİK DENGE: GÜÇLER, SINIRLAR, KÜRTLER VE GELECEK
  • 2026: ÇIĞLIK YILINA DOĞRU
  • DEVLET VE KOMÜN: SOSYALİST STRATEJİYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
  • KÜRTLERİN MUTLAK VARLIĞI: ÖCALAN VE YENİ PARADİGMANIN İŞARET ETTİKLERİ*
SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
Bu sitenin tasarımı dipolmedya.com tarafından yapılmıştır.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.